Ne Yapmalı? FRANSIZ DEVRİMİ’NDEN TÜRK DEVRİMİ’NE

78

2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’da, özellikle de güney sınırlarımızda yaşananların tamamı Türkiye’nin aleyhine gelişmiştir. Özellikle de Suriye macerası… Ülkemizde ve bölgemizdek i tahribatı son derece ağır olmuştur.

Sınırlarımızın hemen dibine radikal terör örgütleri yuvalanmıştır. İŞİD belasının yanı sıra, Suriye’de olaylar başlamadan önce küçük ve etkisiz bir oluşum olan YPG/PYD bir aktör olarak ortaya çıkmıştır.

Suriye’nin yakılıp yıkılmırken milyonlarca Suriyelinin ülkelerini terk etmiş, bunlardan dört milyonu Türkiye’ye sığınmıştır.

Irak’tan sonra Suriye’de yaşananlar, bir yanıyla ABD’nin Ortadoğu’daki milliyetçi Arap rejimlerini hedef alan politikalarının sonucudur. Ancak bundan ibaret değildir. Aynı zamanda, İslam coğrafyasının ekonomik ve siyasi sınırları da kanlı bir süreçle yeniden çizilmektedir.

Bu süreç Türkiye’de de, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve müttefiki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sözleriyle “beka”  (kalıcılık)  sorunu yaşamamıza yol açmıştır.   20. yüzyıl boyunca bölgenin en güçlü ve etkili ülkesi olarak öne çıkan Türkiye’nin günümüzde beka sorunu yaşıyor olması, ABD’nin karanlık Ortadoğu senaryosunun yansımasıdır.

Bu senaryoda, Atatürk’ün izinde geleceğe her zaman güvenle bakan ve bakacak olan Türkiye’ye nasıl bir rol biçilmiştir? “Daha İslami bir yapıda Osmanlıcılık” denilirken, Osmanlı’nın son günlerindeki “hasta adam” rolü mü öngörülmektedir?

Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte 2002-2013 yılları arasında ABD’nin Ortadoğu senaryosunda “model ülke” rolü ile stratejik ortak olarak yer almıştır.

İslami kimliği üzerinden ABD’nin Ortadoğu’nun halkları Müslüman toplumlarını “dönüştürme stratejisinde”  model ülke rolü üstlenmesi, Türkiye’ye ABD ile ilişkilerinde on yıllık bir balayı dönemi yaşatmıştır. Bu dönem, 2006’da imzalanan Stratejik Ortaklık Antlaşması ile belgelendirilmiştir.

Türk-Amerikan ilişkileri, Arap Baharı sürecinde 2013 yılından itibaren Suriye ve Mısır krizleriyle gerimli bir döneme girmiş, bozulmaya başlamıştır. 2013’de Obama yönetiminin Suriye müdahalesinde bir tür U dönüşü yaparak Türkiye’yi yalnız bırakması ve sonrasında Türkiye’den farklı politika izlemesi, AKP iktidarında büyük bir hayal kırıklığına ve güven bunalımına yol açmıştır.

Ötesinde, iki ülkenin 2003-2013 arasındaki on yıllık dönemde örtüşen çıkarları artık çatışmaktadır. ABD, Türkiye’nin bütün uyarılarına karşın, Suriye’de Fırat’ın doğusundaki PYD-PKK oluşumuyla işbirliğini artırarak sürdürmüştür. Bu oluşuma silah vererek, bölgede üs kurarak açıkça destek de olmuştur.

Bu arada, siyasal İslam ve ılımlı İslam konusunda da ABD yönetimi ile AKP iktidarının yaklaşımları ayrışmaya başlamıştır.   Bu nedenle ABD, Ortadoğu’da Müslüman toplumları dönüştürme stratejisinde model ülke rolünü Türkiye yerine Suudi Arabistan ve Mısır’a yüklemiştir.

ABD’nin Ortadoğu genelinde ve Suriye özelinde, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını hiçe sayan, daha açık bir anlatımla tehdit eden Suriye politikası, Türk-Amerikan ilişkilerinde ayrışmaya başlayan sürecin dönüm noktası olmuştur. Bu hem ittifak ilişkilerine hem de Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Türkiye, ikili ilişkilerinin gerilmiş olmasına karşın, ABD’nin Ortadoğu senaryosunun karanlığından bütünüyle sıyrılabilmiş değildir. ABD’nin İslamı dönüştürme stratejesinde artık model ülke konumunda görünmese de, Türkiye’nin kendisi bu stratejiden olumsuz olarak etkilenmiştir.

Ülke içinde laik ve demokratik düzen daha İslami bir yapıya dönüştürülmektedir. Toplum da adım adım bunu kabullenmeye zorlanmaktadır.

Atatürk’ün büyük önem verdiği kadın-erkek eşitliği… Cumhuriyetin bu konudaki kazanımları gözle görülür biçimde zedelenmektedir.

Gerçekte hiç de demokratik olmayan, hatta demokrasinin dışına düşmüş bir siyaset tarzı topluma dayatılmaktadır. Bu koşullarda demokrasi, “çoğulculuk” özelliğini yitirmekte, yerini Cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle barışık olmayan bier “çoğunlukçuluk” uygulamasına bırakmaktadır.

Bağımsızlığını yitiren yargıya güven her geçen gün biraz daha azalmaktadır. Medya derseniz, yazılısı ve görseliyle özgür değildir..

Demokrasiden uzaklaşılırken ülke de hızlı adımlarla siyasi bir çöküntüye sürüklenmektedir.

Seçimler de, parti içi demokrasiyi yok eden merkez yoklaması sistemi ve temsilde adalet ilkesini rafa kaldıran yüzde 10 barajı nedenleriyle çare olma özelliğini yitirmektedir. Gün geçtikçe siyaset ve siyasetçiye olan inanç ve güvenini biraz daha yitiren geniş halk kitleleri, son derece kısır fakat çatışmaya dahi dönüştürülebilecek bir gerginliğe itilmektedir.

Türkiye’de toplumsal yapı ayrışmanın eşiğindedir. Bizi birbirimizden ayıran etnik ve dini kimliklerimiz bizi birbirimizle birleştiren eşit yurttaşlık kimliğimizin önüne geçmiştir. Böylece birarada yaşama iradesi zedelenen Türkiye, kendisini “çok uluslu” bir ülke olarak ilan etmeye zorlanmaktadır…

Ekonomiye gelince… Türkiye oldukça ağır bir ekonomik-finansal kriz ortamındadır.

Krizden çıkmak için uluslararası finansman kuruluşlarını ve yabancı devletlerin desteği kaçınılmazdır.

Peki, bu destek koşulsuz mu olacaktır, yoksa beraberinde Türkiye için “güvenlik sorunu” yaratacak biçimde Suriye, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’e dönük bir pazarlık sürecini mi başlatacaktır?

İçinde bulunduğu ekonomik kriz ortamı, Türkiye’yi Suriye’de ABD politikaları doğrultusunda ödüne zorlayacak ağırlıktadır.

Tarih Boyu Strateji ve Savaş adlı kitabın yazarı emekli Tuğgeneral Nejat Eslen, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de de Türkiye karşıtı cephenin giderek güçlendiğine dikkat çekmektedir:

“Enerji kaynaklarının keşfi ile Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs’ın jeostratejik önemi artmıştır. Bu bölgede uluslar arası şirketlerin de devreye girmesi ile Türkiye karşıtı koalisyon giderek güçlenmektedir.

Doğu Akdeniz enerjisinin Avrupa’ya aktarılmasınde maliyeti en düşük ve en akılcı çözüm, bu enerjinin Kıbrıs üzerinden Anadolu’ya, buradan da Avrupa’ya aktarılmasıdır. Bu nedenle de Kıbrıs sorununun taviz vererek çözümlenmesi istenmektedir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonımik-finansal şartlar, taviz taleplerini şiddetlendirebilecektir.

(…) Süregelen ekonomik-finansal kriz nedeniyle Türkiye’nin taviz listesine, zaman içinde Suriye’nin, Doğu Akdeniz’in, Kıbrıs’ın yanı sıra; Ege’nin, Karadeniz’in, Montrö Sözleşmesi’nin de eklenmesi gündeme gelebilecektir…”  [1]

Gelebilecektir, çünkü Türkiye dış politikada bölgesinden aldığı güçle dünya oyuncusu olma konumunu yitirmiştir. Bölgedeki kanlı çatışmaların ortasında yalnızlaşmış, bir Cunhuriyet tarihi boyunca yaşamadığı bir beka sorunuyla bu dönemde yüz yüze kalmıştır.

Suriye krizi bölgenin dengelerini altüst etmiştir. Son yıllarda öne çıkan mezhep odaklı politikalar nedeniyle Türkiye’nin bölgedeki geleneksel “istikrar oluşturucu” işlevi ortadan kalkarken, Irak, Suriye ve Lübnan’da İran etkisi alabildiğine artmıştır.

ABD ve Rusya da Suriye’de pozisyon alırken sadece Orta ve Yakın Doğu’ya değil, Doğu Akdeniz’e de girerek Türkiye için özellikle hassas olan bu coğrafyayı aralarındaki güç mücadelesi alanlarından biri haline getirmişlerdir.

Senaryoyu Değiştirmek

Türkiye bu karanlık senaryoyu değiştirebilir. Değiştirmelidir de…

Yüz yüze olduğumuz bu senaryo kaçınılmaz değildir. Kaderimiz, alınyazımız hiç değildir. Türkiye’nin senaryoyu değiştirecek, hatta bütünüyle lehine çevirebilecek gücü vardır.

Türkiye, küresel Yeni Dünya Düzeni’nin kanla beslenen “medeniyetler çatışması” tezini yalanlayan canlı bir örnektir. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” şiarı, dini inanç ve etnik köken farklılıklarının çatışma nedeni değil, bir arada yaşama iradesinin anahtartıdır.

Türkiye bu şiarla “medeniyetler tezini” reddederek tarihin çöp sepetine atabilir. Atmalıdır da… Bu Türkiye halkının, Türk ulusunun tarihsel sorumluluğudur.

Türkiye tarihi, jeopolitik konumu, ekonomik ve askeri potansiyeliyle büyük bir ülkedir. Türk ulusu, dünyadaki ilk ve en büyük kurtuluş savaşını gerçekleştirmiş öncü bir halktır.

Türkiye kurtuluşun ve ulusal bağımsızlığın ülkesidir. Kurtuluş Savaşı ile bir yenilgi ve çöküntü ortamında, açık anlatımıyla ülke işgal altındayken bağımsızlığını kazanmıştır.

Türkiye aynı zamanda kuruluşun ve aydınlanmanın ülkesidir. Saltanat ve hilafeti kaldırmış, egemenliği gökyüzünden indirilip yeryüzünde ulusa devretmiştir. Laik ve demokratik Cumhuriyeti oluşturmuş, “kul”un “bireye” dönüşmesini gerçekleştirmiştiBu reçete dünde kalmamıştır. Bugün de geçerlidir.

Mazlum ve tutsak devletler ile uluslar için vazgeçilmez reçeteyi yazan Atatürk, Küba Devrimi lideri Castro’nun vurguladığı gibi, hala “başka esin kaynağı, yol ve yordam aramayı gerektirmeyen” ışığımızdır.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da UNESCO’ya göre, Türkiye’nin kurtarıcı ve kurucu babası Atatürk, “gelecek kuşaklar için de örnek olmaya devam edecektir.” Düşünceleri ve öngörüleriyle dünyanın barış ve refah umuduna giden yolunu aydınlatacaktır.

Barış ve refaha giden Atatürk yolunda Türkiye en öndeki yerini mutlaka almalıdır. Bunun önemi önceki ABD başkanlarından Bill Clinton tarafından özellikle vurgulanmıştır:

“Eğer Türkiye, Atatürk’ün izinde Avrupa, Ortadoğu ve Orta Asya’nın kavşağında halkının çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak kendisini laik, demokratik ve istikrarlı yapısıyla tanımlarsa dünyanın geleceği daha iyi şekillenecektir.”

Dunyanın barış ve refah yolunda daha iyi şekillenmesi için ABD’nin karanlık senaryosunu değiştirecek yeni bir umuda, yeni bir vizyona, geleceğe donuk yeni bir tasarıma, yeni bir hikâyeye ihtiyac vardır. Gercekci varsayımlara dayanan, dunyadaki hâkim eğilimleri doğru okuyan, Turkiye’yi 21. yuzyılda lider ulke konumuna getirebilecek olan ve toplumda yeni bir heyecan yaratabilecek olan yeni bir hikâyeye…

 

“Medeniyetler catışması” tezinin yalanlanması icin Turkiye’nin bu hikâyeyi ortaya koyması ve mutlaka yaşama geçirmesi gerekmektedir. Aksi halde, Turkiye’yi bekleyen tehlike, bugun beka sorunu olarak tanımladığımız bicimiyle uygarlıklar çatışmasında kaybedenler arasında sıkışıp kalmaktır…

“Değerli yalnızlık” ve benzeri suslu laflar bu gerceği değiştiremez…

İnsanlığı “medeniyetler catışması” cehenneminden kurtaracak yeni vizyonun, Turkiye’nin yeni hikayesinin ilham kaynağı yakın gecmişimizdedir, Ataturk’un bu topraklarda gercekleştirdiği Turk Devrimi’ndedir… Bundan 92 yıl once kurulan Turkiye Cumhuriyeti bugun de bize yol gosterecektir…

“Turkiye, halkının coğunluğu Musluman olan başka hicbir ülkenin sahip olmadığı bir potansiyele sahiptir… Ekonomik gelişmişliği ve askeri gucunun otesinde, kadını ve erkeğiyle insanını ozgurleştirmiştir. Ataturk’un actığı yolda, insanı kullaştıran cemaatler ile etnik tabanlı toplumsal yapıyı yıkmış, İslam dünyasında demokrasi yolundaki ilk adımı atmıştır.

Turkiye Cumhuriyeti’nin bu demokrasi projesi, laiklik ilkesinin temelinde yurutulmuştur…

Bugün de aynı inancla, laik ve demokratik Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatmak icin harekete gecmenin, yuz yuze olduğumuz felaketi umuda donuşturmenin gunudur. Gun, Turk ulusunu demokratik kokleriyle buluşturacak bir buyuk buluşmanın, bir buyuk uzlaşmanın gunudur.

Türk ulusu, hangi etnik kokenden, hangi dini inanctan olursa olsun herkesin kendi öz kimliğiyle Turkiye Cumhuriyeti’nin ayrımsız, kaynaşmış yurttaşlarının birlik ve beraberliğinden, Ataturk’un tanımıyla “Turkiye Cumhuriyetini kuran Turkiye halkı” anne ve babasından doğduğu kimliğiyle bu topraklarda Türk ulusunun oz unsurları olarak yaşamaktan mutluluk ve gurur duyar hale gelecektir… Bolunme algısı ve varsa arzusu boylece, bu anlayışla aşılacaktır…

Türkiye, 20. yüzyıla damgasını vuran bu Atatürkçü öngörüsünü bugün itibariyle yitirmiştir. Artık Atatürk gibi düşünmemektedir. Düşünmeyi de denememektedir.

Oysa 21. yüzyılda da hem Türkiye’yi hem de dünyayı barış ve refah yolunda daha iyi şekillendirecek anahtar bu yitik Atatürkçü düşünce ve öngörüdedir.

Yeniden canlandırılması ve 21. yüzyıla da taşınması gerekmektedir.

Atatürk’ün düşünceleri ve öngörüleri, ABD’nin karanlık senaryolarını değiştirecek umuttur. Geleceğe dönük demokrasi, barış ve refah tasarımıdır.

Atatürk ile öncelikle, küresel güçlerin “böl, parçala, yönet” oyununu kurguladıkları “medeniyetler çatışması” tezi yalanlanmış olacaktır. Aksi halde, dünyada dini ve etnik temelli kanlı çatışmalar son bulmayacağı gibi, Türkiye de bugün beka sorunu olarak tanımlanan biçimiyle medeniyetler çatışmasında kaybedenler arasında sıkışıp kalacaktır.

Değerli yalnızlık” ve benzeri süslü laflar bu gerçeği değiştirmeyecektir.

Türkiye ancak, gerçekçi varsayımlara dayanan ve dünyadaki hâkim eğilimleri doğru okuyan Atatürkçü düşünce ile yeniden aydınlığa ulaşacak ve dünyaya ilham verecektir.

İnsanlığı “medeniyetler çatışması” cehenneminden kurtaracak umudun esin kaynağı Türkiye’nin yakın geçmişindedir. Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk Devrimi’ndedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindedir…

Türkiye, halkının çoğunluğu Müslüman olan başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir potansiyele sahiptir. Ekonomik gelişmişliği ve askeri gücünün ötesinde, kadını ve erkeğiyle insanını özgürleştirmiştir. Atatürk’ün açtığı yolda, insanı kullaştıran cemaatler ile etnik tabanlı toplumsal yapıyı yıkmış, İslam dünyasında demokrasi yolundaki ilk adımı atmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu demokrasi projesi, laiklik ilkesinin temelinde yürütülmüştür…

Bugün de aynı inançla, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti İslam coğrafyasını saran din ve etnik temelli çatışmaları sonlandıracak, farklılıkları bir arada yaşama iradesine dönüştürecek modeldir.

Türk ulusu, Atatürk’ün tanımıyla “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı, hangi etnik kökenden, hangi dini inançtan olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin ayırımsız kaynaşmış yurttaşlarının birlik ve beraberliğinden oluşmaktadır. Her yurttaş anne ve babasından doğduğu öz kimliği ile bu topraklarda Türk ulusunun öz unsurları olarak yaşamaktan mutluluk ve gurur duyabilmelidir.

Çatışma, Bölünme algısı ve varsa arzusu böylece, bu anlayışla aşılmalıdır.

Fransız Devrimi’nden Türk Devrimi’ne

Türkiye Atatürk’ün izinde dünyayı değiştirebilir.  İslam dünyasının laiklik temelinde gerçekten demokratikleşmesine öncük yaparak, 21. yüzyılın barış ve rerah umudu olabilir.

Bunun için Türkiye’nin bütün ikna gücünü İslam dünyasında daha fazla demokrasiye ve demokrasinin özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde vazgeçilmez koşulu olan laik yönetim tarzlarının teşvikine ayırması gerekir.

Atatürk’ün öncülüğünde kurulan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti İslam dünyasını kan gölüne çeviren “medeniyetler çatışmasını” önleyebilecek, çatışmayı barış içinde bir çağdaş uygarlık yarışına dönüştürebilecek dünyadaki en etkin projedir.

İslam dünyasına gerçekten demokrasi ihracı için, Amerikan savaş gücüne endeksli çatışmacı Yeni Dünya Düzeni’nin yerini hem yurtta hem de dünyada barış içerikli Türk Devrimi’nin alması aklın gereğidir. Bu bağlamıyla Atatürk’ün açtığı yol, Türkiye’nin ötesinde 21. yüzyıl dünyasına damgasını vuracak bir devrimdir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada yolunu bulmakta zorluk çekenler için Türk Devrimi’nin ışığı önümüzde kutup yıldızı gibi takip edilmeyi beklemektedir

Eğer Türkiye laik ve demokratik bir ülke olarak çağdaş uygarlığın tam parçası olabilirse hem kendi içinde barışa ulaşabilecek hem de dünya barışına öncülük edebilecektir.  İç sorunlarının üstesinden gelmiş bir Türkiye, İslam dünyasında gerçek bir demokrasi örneği olarak ağırlığını gösterebilirse, İslami duyarlılıkların radikallikten uzaklaşmasını sağlayacak bir cazibe merkezi olabilir.

1789 Fransız devriminin halkları Hıristiyan olan Batı dünyasının demokratikleşme sürecindeki anlamı, önemi, etkisi her ne olduysa, 1923 Kemalist Türk devriminin İslam coğrafyasının demokrasiye açılmasındaki etkisi de aynı doğrultuda olmalıdır.

Küreselleşmenin Sonu

Türk Devrimi’nin 21. yüzyıla vuracağı damga, İslam coğrafyası için bir demokrasi modeli, dünya için bir barış projesi olmaktan ibaret değildir. Türkiye’de 1930-1940 yıllları arasında uygulanan “karma ekonomi” modelinin temelleri ve esasları, neoliberal politikaların yarattığı sorunlara çözüm getirebilecektir.

Ana omurgası “planlama” olan bu model, dünyanın en önemli kalkınma iktisatçılarından Güney Kore’li Ha-Joon Chang tarafından “devlet güdümlü kalkınma stratejisi” olarak adlandırılmaktadır. Başta küreselleşmenin ekonomi-politik ayağını oluşturan neoliberal politikaların kıskacındaki mazlum uluslar olmak üzere, günümüzde de uygulanması önerilmektedir.

Neoliberalizm, kapitalist dünya sisteminin 1970’lerin başında girdiği ve 1974-1975 itibariyle tüm ülkeleri etkisine alan yapısal krizden çıkış düzeni olmuştur.

Neoliberal küresel düzen üç slogan üzerinde kurgulanmıştır: Serbestleşme (liberalization), kuralsızlaşma (deregulation) ve özelleştirme (privatization)…

Buna göre, devlet üretimden çekilecek, her şey özelleşecektir. Kuralları da piyasa belirleyecektir. Amaç, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da uygulamaya koyulan “refah devleti” ve “sosyal devlet” yaklaşımlı kapitalist vicdanı yok etmektir.

Neoliberal küresel düzende uluslararası üretim artmış, ticareti gelişmiştir. Dünya zenginleşmiştir. Ancak ülkeler arasındaki gelir dağılımı alabildiğine eşitsizleşmiştir. Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul olmuştur.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde 1990 yılında 29 bin dolar olan kişi başı gelir ortalaması, yüzde 41 oranında artarak 2015 itibariyle 41 bin dolara çıkmıştır. Bu rakam Kuzey Amerika’da yüzde 42’lik artışla 36 bin dolarken 51 bin dolar olmuştur.

Buna karşın, azgelişmiş ülkelerin kişi başı milli geliri 1990’dan 2015’e ancak yüzde 27 oranında artarak 458 dolardan 581 dolara yükselebilmiştir. Borçlanarak kalkınmasını hızlandırmaya çalışan azgelişmiş ülkelerde ise yüzde 33 oranında hesaplanmıştır.

Neoliberal politikalar, zenginleştirdiği gelişmiş kapitalist ülkelerin kendi içinde de gelir dağılımının bozulmasına yol açmıştır. Açık anlatımla, kalkınma yarışında az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkelerin bir hayli gerisinde kalmıştır.

2010 yılında dünya nüfusunun yüzde 1’lik kesimi dünya gelirinin yüzde 44’üne sahipken 2017’de bu oran yüzde 52 olmuştur.

Dünyada eşitsizliklerin böylesine artması hem ülkeler arasında hem de ülkelerin içlerinde ciddi dengesizliklere, kutuplaşmalara ve çatışmalara yol açmıştır. Bu süreçte, 2008-2009 yıllarında başlayan finansal erimenin faturasının orta-alt yoksul kesimlere kesilmesi dünyanın hemen her yerinde, özellikle de gelişmiş ülkelerde küreselleşme ve neoliberal politikalar karşıtı eylemleri yükseltmiştir.

ABD’deki “Wall Street’i işgal edin” eylemleri, Yunanistan’da, İspanya’da ortaya çıkan neoliberal politikalar karşıtı hareketler, İngiltere’de, Fransa’da gettolarda ortaya çıkan sokak eylemleri, ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulu neoliberal küresel düzenin olduğu gibi devam edemeyeceğini göstermektedir.

Bu süreçte birçok ülkede tepkisel bir biçimde popülizm temelli otoriterleşme eğilimleri yükselmiş, aşırı sağ partiler zemin kazanmıştır. Popülist partiler Avrupa’da Yunanistan, Macaristan, İtalya, Polonya, Slovakya ve İsviçre parlamentolarında çoğunluğu elde etmiştir. Finlandiya, Norveç ve Litvanya’da ise iktidardaki koalisyonlarda yer almıştır.

ABD Başkanlığı’na da ırkçı ve dinci söylemleriyle dikkat çeken Donald Trump seçilmiştir.

Sağ popülizm olarak yükselen bu otoriter ve totaliter rejim dalgasının temelinde, neoliberal politikalarının orta ve alt gelirlilerde yarattığı yıkımdan liberal eğilimli merkez sağ ve sol politikacıların sorumlu tutulması vardır.

Bu algı, sağ popülist partiler ile liderlerin halk desteğinde ani bir artışa yol açmıştır. Geniş halk kitleleri, gelecekleri için duyduklarn korku ve güvensizliği bu partilerin yönetiminde aşacakları düşüncesine kapılmıştır.

Aynı zamanda, küreselleşme sürecinde göçlerle tetiklenen kültürel ve sosyal değişim kargaşasına da, sağ popülist partilerin ırkçı ve dinci politikalarıyla son verilmesi öngörülmüştür.

Ancak, yükselen otoriter ve totaliter rejimler, yapıları gereği neoliberal politikaların yarattığı sorunlara çözüm getirmek yerine, tam aksine artmasına yol açmıştır. Böylece, sağ popülizmin bütünüyle otoriterleşmesi ve zaman içinde otokratik bir yapıya bürünmesi süreci başlamıştır.

Amerikalı akademisyen ve film-tiyatro direktörü Robert Cohen bu sürece özellikle dikkat çekmiştir. Prof. Cohen, New York Times gazetesinde “The Death of Liberalism” (Liberalizmin Ölümü) başlıklı yazısında, yaşananların hem 400 yıllık Batı kapitalizmi hem de demokrasi için vahim sonuçları olacağını belirtmiştir. [2]

Bu süreçte Trump’ın başkan seçilmesi bir dönüm noktası olmuştur.

Çin’in önde gelen kapitalist girişimcilerinden siyaset bilimcisi Eric X. Li, ABD’de yayınlanan Foreign Affairs dergisinde, 2008 yılında yaşanan finansal erimenin küreselleşme için sonun başlangıcı olduğunu, Trump’ın başkan seçilmesiyle bu sürecin hızlanacağını yazmıştır. [3]

2018’in ilk günlerinde Notre Dame Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Patrick J. Deneen, “Why Liberalizm Failed” (Liberalizm Niçin Başarısız Oldu) başlıklı kitabıyla neoliberal küreselleşme ve demokrasi üzerindeki tartışmayı alevlendirmiştir. [4]

Prof. Deneen kitabında, acımasız ekonomik liberalleşmenin insanları maddi olarak güvencesiz bıraktığını, sınır tanımayan kültürel liberalizmin onları köklerinden kopardığını belirtmiştir. Liberalizmin sağladığı ilerlemelerin da egemen kapitalist sisteme yaradığını kaydeden Prof. Deneen, kadınların liberalleşmesinin onları piyasa kapitalizminin işgücüne dönüştürmesini buna örnek göstermiştir.

Prof. Deneen, küreselleşme ile çöken liberalizm sonrası bir arayışı da gündeme getirmiştir.

Foreign Affairs dergisi, bu gelişmeleri “demokrasi yüzyılının sonu ve otokrasinin küresel gücü” olarak tanımlamıştır. [5]  Dergide yayınlanan bir başka yazıda da küresel neoliberal süreçte gelinen son nokta “liberal olmayan hegemonya” olarak tanımlanmıştır. [6]

Neoliberal küresel düzenin sonun geldiği genel kabul görmektedir. Ancak sistemin hem küresel düzeyde hem de ulusal ekonomiler ölçeğinde yeniden nasıl şekilleneceği yeterince tartışılmamaktadır. Bu ortamda da otoriter ve totaliter sağ popülizme ister istemez boyun eğilmektedir.

Ulusal, bölgesel ve kıtasal zeminde neoliberal küreselleşme karşıtı protestolar sürmektedir.  Ancak etkili olamamaktadır.

Küreselleşme sürecinde mazlum ve tutsak devletler ideolojik olarak silahsızlandırılmış, sendikalar ve sosyalist partiler baskılanmıştır. Bu ortamda neoliberal düzenden ne kadar yakınılırsa yakınılsın, yerine geçecek yeni bir model kurgulanamamıştır.

Oysa geniş halk kitlelerinin önceliklerini ve taleplerini gözeten yeni bir model günümüzün ihtiyacıdır. Kalkınma iktisatçısı Ha-Joon Chang’a göre bu model mazlum ulusların kalkınmaları için de gereklidir.

Ekonomide Atatürk Modeli

Ha-Joon Chang Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü adlı yapıtında,  IMF ve Dünya Bankası’nın kalkınmakta olan ülkelere önerdikleri, hatta şart koştukları neoliberal politikaların onları kalkındıran politikalar değil, tam aksine onların kalkınma şanslarını ellerinden alan politikalar olduğunu belirmiştir. 

Bugünün kalkınmış ülkelerinin hiç birininin, başta ABD, İngiltere, Almanya ve Japonya,  öyle zannedildiği, propagandasının yapıldığı gibi “serbest pazar–serbest ticaret” politikalarıyla kalkınmadığına, hepsinin “devlet güdümlü kalkınma stratejisi”  izlediğine dikkat çeken Ha-Joon Chang,  kalkınmakta olan ülkelere de bu stratejiyi önermiştir.

Ha-Joon Chang, Çin, Güney Kore ve Tayvan’ı önerisini destekleyen önekler olarak sunmuştur.

Neoliberal küreselleşme sürecinde unuttuğumuz, bize unutturulan devletin görev ve fonksiyonlarını ve planlamayı yeniden canlandırmayı gerektiren “devlet güdümlü kalkınma stratejisini” üçüncü dünya ülkelerinde ilk uygulayan lider, Ha-Joon Chang’ın Avrupa Evrimci Ekonomi Politik Vakfı’nın 2003 Mydal Ödülü’nü alan kitabındaki anlatımıyla Atatürk olmuştur:

“1970’lerde ülkem Kore’de büyürken, ilkokulda dünyanın siyasi liderlerinin devletin yayınladığı yaşam öykülerini okumaya teşvik edilirdik. Elbette o dönemin güçlü diktatörü General Park Chung Hee de bunlardan biriydi. Diğer liderler arasında öne çıkan isimler, George Washington, Abraham Lincoln, Winston Churchill ve Charles de Gaulle’dü.

Ancak, dünya sahnesinde sadece Amerikalıların ve Avrupalıların yerinin olduğunu düşünen Üçüncü Dünyalı bir okul çocuğu için bu liderlerin arasında bir de Türk liderinin bulunması ilginç bir durumdu. Bu Türk lider, Generel Kemal Paşa, ya da Kore’de daha çok bilinen adıyla Kemal Atatürk’tü.

Kemal Atatürk’ün yaşam öyküsünü okuyan bir okul çocuğu bile çok uzaklardaki bir ülkeyi (mesafe olarak uzak ama liguistik olarak yakın, Türkçe de Korece de Ural-Altay dilleridir) yönetmiş olan bu liderin General Park için bir rol model olduğunu anlayabiliyordu.

(…) Her ikisinin de mütevazı bir geçmişi vardı. Her ikisi de bir darbeyle başa geçmiş askerlerdi ve en önemlisi her ikisi de kendilerini, ülkelerini yoksulluktan kurtarmayı hedefleyen kararlı ve çoğu kez katı modernleştiriciler olarak görülüyorlardı, öyleydiler de.

Yıllar sonra bir üniversite öğrencisi olarak kalkınma iktisadı okuduğumda Kemal Atatürk’ün gerçekten de daha sonra “devlet güdümlü kalkınma stratejisi” diye adlandırılacak olan stratejiyi ilk uygulayan Üçüncü Dünya lideri olduğu öğrendim…” [7]

Atatürk “devlet güdümlü kalkınma stratejisi”ni, piyasa odaklı liberal ekonomi politikalarının ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak 1929 yılında dünya genelinde büyük bir ekonomik bunalıma dönüşünce geliştirmiştir.

Bu sırada Türkiye’de de, 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde benimsenen liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir.

1931’de yapılan CHP 3. Kurultayı’nda, laiklik ve devrimcilik ile birlikte “devletçilik” ilkesi de benimsenmiştir. Böylece liberalizm yerine, Atatürk’ün “üretim odaklı karma ekonomi” politikasına geçilmiştir.

Türkiye bu politikası sayesinde, kapitalizmin tarikteki en büyük ve en uzun süreli ekonomik buhranını en hafif biçimde atlattığı gibi, sanayileşme hamlesini de başlatmıştır.

Atatürk’ün politikasının temel felsefesi planlama odaklıdır.

Amaç, ekonomiyi devletin belirlediği hedeflere plan doğrultusunda yönlendirmektir. Bu amaca ulaşmak için, devletin öncülüğünde devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği ağırlık kazanmıştır.

Birinci Kalkınma Planı 1931-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı ise 1938-1944 yılları için hazırlamıştır.

Bu kalkınma planlarının temel felsefesi, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışarıdan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkede üretilmesini sağlamaktır.

Ünlü İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes, 1936 yılında yayınlanan General Theory of Employment, Interest and Money (İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi) adlı kitabında kriz dönemlerinde piyasanın dokunulmazlığının işlemeyeceğini savunmuş, devletin toplam talebi arttırıcı yönde para ve maliye politikası uygulaması gerektiğini belirtmiştir.

Ekonomik buhranın İkinci Dünya Savaşı’nın da yıkıcı etkisiyle kronikleşmesi üzerine, başta ABD ve İngiltere olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerde Keynesçi politikalar uygulamaya konulmuştur.

Keynes’in ekonomik görüşleri Atatürk’ün “karma ekonomi” modelinin izlerini taşımaktadır. Ancak, Keynes’in amacı kapitalist işleyişin devamı için çıkış yollarını açmaktır.

Ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes’ten ve gelişmiş kapitalist ülkelerden önce gören ve gereklerini hayata geçiren Atatürk ise azgelişmiş ülkeler için evrensel bir kalkınma reçetesine dönüştürmüştür.

Bugün de 1929 Buhranı’ndan sonraki ikinci büyük ekonomik krizin belilerini yaşanmaktadır. Küresel neoliberalizmin sonuna işaret eden bu kriz, otoriter popülist iktidarların önünü açarak demokrasi için de bir tehdit oluşturmaktadır.

Dünyadaki bu gelişmeler çıkış yolu olarak Atatürk’ün devletçilik ilkesinin yeniden uygulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Neoliberalizmin küreselleşmenin ekonomi-politik ayağını olarak kurgulandığı 1980’li yıllarda, ABD’li istihbarat görevlileri Graham Fuller ve Paul Henze’nin bize unutturmak için seferber oldukları Atatürk’ün mirası yeniden takibimizi beklemektedir.

İkinci Mustafa Kemal

Türk Devrim’inin bilinci ve sorumluluğu, Türkiye’nin dünyanın barış ve refahına damga vurmasını sağlayacak niteliktedir…

Bunu gerçekleştirmek için, önce yarıda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmış Türk Devrimi’ni Türkiye’de yeniden başlatmak, ardından İslam dünyasının mazlum uluslarına taşımak gerekir.

Kuşkusuz, bunu yapmak söylendiği kadar kolay olmayacaktır.

Atatürk’ten rövanş almak için yurt içinde ve yurt dışında hala büyük bir savaş yürütülmektedir.  Türk Devrimi’ni yozlaştırmayı, Cumhuriyeti ve devriminin gereği olan demokrasiyi daha İslami bir yapıyla değiştirmeyi isteyenler, ulusal bağımsızlığımızı yıpratıp Türkiye’yi uydulaştırmayı amaçlayanlar, azınlık haklarını örtü gibi kullanıp Türkiye’yi bölmeye çalışanlar, hepsi yıllardır Atatürk’e saldırmaktadır.

Bu saldırılar püskürtülmeli, Atatürk yolundaki çağdaşlık yürüyüşü bütün engellemelere karşın mutlaka sürdürülmelidir. Bunun için geç kalınmış değildir…

“Çok geç” diye bir zaman yoktur. Eğer doğru bir reçeteniz, gerçekçi bir hedefiniz varsa, siz de bu uğurda kararlılıkla mücadele etmeye hazırsanız, her zaman doğru zamandır…

Peki, bu nasıl olacaktır?

Kuşkusuz, kendiliğinden değil…

Yurt içinde kimse doğrudan ya da dolaylı yandaşlarıyla birlikte bir sabah Atatürk gerçeğine uyanmayacaktır. Yurt dışında da ABD, müttefiki Batılı ülkelerle bir arada İslam dünyasının enerji zenginliklerini kontrol hesaplarını rafa kaldırmayacaktır…

Görev Türk ulusuna, Atatürk’ün izinde Türkiye’nin aydınlık halkına düşmektedir. Ancak, bu konuda gerekli gayreti gösterdiğimiz, belirgin bir kararlılık gösterdiğimiz söylenemez.

Geçmişe, Cumhuriyetin Atatürklü ilk yıllarına özlemle bakıyoruz. Ancak, o günlerden şimdi beğenilmeyen günlere nasıl gelindiği konusunda derinliğine düşünmekten, sorumluluk payını kabullenmekten kaçınıyoruz. Dolayısıyla, içinden kolay çıkılamayan bir edilgenlik, emperyalist dayatmaların karşısında bir tür çaresizlik, teslimiyet içinde kalabiliyoruz…

Geleceğe dönük tasarımız eksik, reçetemiz de oldukça belirsiz. Dolayısıyla, durumları değiştirme azmimizi örgütlemekte yetersiz kalıyoruz…

Bu ruh halinden kurtulmamız, el açıp ikinci bir Atatürk beklemek yerine hepimiz bir arada sorumluluk üstlenmek durumundayız. Hep birlikte “İkinci Mustafa Kemal” olabilmeliyiz.

Türkiye, yurt dışından dayatılan neoliberal küresel dalgaya teslim edilmeyecek ve “ver kurtul-sat kurtul” (Ver kurtul: Güneydoğu, Kıbrıs, Ege… Sat kurtul: Kamu ekonomik kuruluşlarının özelleştirilmesi) zihniyetiyle yönetilemeyecek kadar büyük ve önemli bir ülkedir. Bu yöndeki çarpık politikaları kökten değiştirmek, yeniden cumhuriyetçi bir başlangıç yapmak zorundayız.

Ülkemiz, halkımız ve 21. yüzyıl dünyası için payımıza düşeni Atatürk’ün inancı, kararlılığı ve sorumluluğuyla yerine getirmeli, Türk Devrimi’ni günümüze taşımalıyız.

Böylece hem ülkemizde hem de dünyada barışa ve refaha giden yolu her türlü engeli aşarak mutlaka tamamlamayız.

 

[1] Nejat Eslen, “Türkiye’yi bekleyen tehjike sadece Suriye mi?”, Oda TV, 01.02.2019; https://odatv.com/turkiyeyi-bekleyen-tehlike-sadece-suriye-mi-01021947_m.html

[2] Robert Cohen The Death of Liberalism New York Times April 14, 2016

[3] Eric X. Li, “The End of Globalizsm”  Foreign Affairs, December 9, 2016

[4] Patrick J. Deneen, why Liberalizm Failed (London: Yale University Press, 2018)

[5] Yascha Mounk and Roberto Stefan Foa, “The End of Democratic Century-Autocracy’s Global Ascendance”, Foreign Affairs, April 16, 2018

[6] Gideon Rose, “The United States and Liberal Order”, Foreign Affairs, December 11, 2018

[7]Ha-Joo Chag, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, (İstabul: İletişim Yayınları, 2008) ss. 7-8

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.