Kemalist Türkiye: Dünyaya İlham Kaynağı Olmak

679

Türkiye son derece karanlık ve kanlı bir emperyalist senaryo ile karşı karşıyadır. Atatürk’ün mirasını reddetmemiz, çağdaş uygarlık hedefinden vazgeçerek yüzümüzü doğuya dönmemiz ve İslam aleminde  Batının bekçisi olmamız öngörülüyor.

Bu senaryoyu değiştirebilmeliyiz. Yarıda bıraktırılmış, yolundan saptırılmış Kemalist Devrimi yeniden başlatmak ve tamamlamak  biz Atatürkçülerin vazgeçilmez  görevi, kaçınılmaz ödevidir.

Kemalist Devrim, Can Yücel’in sözleriyle “her mesafesi yılmadan, usanmadan yorulmadan koşulacak en uzun koşudur. Atatürk’ün tanımlamasıyla bu devrim “güneş kadar sıcak, güneş kadar parlaktır. Aynı zamanda, hızla gelişen, ilerleyen dünyamızda güneş kadar da uzaktır. Bu uzun koşuda sıcak bizi yakınca, ışık gözlerimizi kamaştırınca bir süre yavaşlayabilir, hatta durabiliriz. Oysa, yarış bütün hızıyla sürmektedir, her durduğunda da hemen yeniden başlamaktadır.

Bu nedenle, güneşe doğru koşumuzu  bu bilinçle, değerli ozanımız Nazım Hikmetin dile getirdiği bir akın heyecanıyla sürdürmeliyiz. Güneşin zaptına kadar sürecek bir akını örgütleyebilmeliyiz.

***

Kemalizm, Türkiye’nin sadece geçmiş güzel günleri değildir. Aynı zamanda, her şeyin çok daha güzel olacağı çağdaş uygarlık yürüyüşümüzün yol haritasıdır. Dahası, Türkiye’nin ötesinde, dünya için de ilham kaynağıdır.

Türkiye, Atatürk ve dünyaya ilham kaynağı olmak… “Atatürk’ün İzinde Türkiye Dünyayı Değiştirecektir” adlı çalışmamı isimlendirirken bu sözden, “Türkiye dünyaya ilham verebilir” sözünden esinlenmiştim.

Bu sözü 21 yıl önce, 15 Kasın 1000’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde duyduğumda şaşırmıştım… Yanlış anlaşılmasın, şaşkınlığım sözün içeriğiyle, Türkiye’nin Atatürk’ün izinde dünyaya ilham vereceği vurgusuyla ilgili değildi. Şaşkınlığımın nedeni, bunu söyleyenin, belki de daha doğru bir deyişle itiraf edenin n ö günkü ABD Başkanı Bill Clinton olmasıydı.

Clinton, TBMM tutanaklarından aktarıyorum, şöyle demişti:

20’ nci yüzyılı anlamak için Türkiye’nin tarihi anahtardır. Ancak, ben inanıyorum ki, Türkiye’nin geleceği önümüzdeki yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır…

Eğer Türkiye kendisini laik ve demokratik bir Cumhuriyet olarak tanımlarsa dünyanın ilham kaynağı olabilir… Dünyada milyarlarca insan için barış ve güvenlik teminatı oluşturabilir.

Doğrusu, Clinton Atatürk’ü ve O’nun laik, demokratik cumhuriyet modelini övüyor muydu, yoksa ABD’nin küresel hegemonyası karşısında bir tehdit olduğuna mı dikkat çekiyordu, emin değilim. Övüyorsa da ne ölçüde içtenlikteydi, bilemiyorum.

Ama şunu çok iyi biliyorum… ABD’nin 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısı sonrasında yaşama geçirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin öncelikli amacı, Ortadoğu ve Hazar Bölgesi’nin zengin enerji kaynaklarına el koymaktı.  Bunun gerçekleşmesi için de Türkiye’nin dünyaya, özellikle de Büyük Ortadoğu diye tanımlanan İslam coğrafyasının mazlum ve tutsak halklarına ilham kaynağı olmasını önlemekti.

Şöyle düşünün… İslam coğrafyasının çöl diktatörlükleri Türkiye’yi örnek alıyor, kendi laik ve demokratik düzenlerini kuruyor… Bu durumda emperyalist Batı bölgenin enerji kaynaklarına keyfince el koyabilir mi?

 

Büyük Ortadoğu Projesi

Büyük Ortadoğu Projesi, kısa adıyla BOP, 2000’lerde ortaya atılmıştır, ancak konjonktürel bir proje değildir. ABD bu konudaki çalışmalarını İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlatmıştır.

Benim kitaplığımda Ortadoğu’nun enerji kaynakları ve Türkiye’nin konumu üzerine yazılmış 1956 tarihli bir ABD raporu var… Bu raporda, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, nasıl kontrol edilebileceği ve Türkiye’nin jeostratejik konumu irdeleniyor. Türkiye’nin bölgenin enerji kaynaklarının kontrolü konusunda oynayabileceği role de dikkat çekiliyor.

ABD bu çalışmasını, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında projelendirmiş, 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısı sonrasında da uygulamaya geçirmiştir.

Anımsanacaktır… 1990’ı yıllara doğru, Sovyet sistemi çökmüş, Sovyetler Birliği de dağılmıştı. Berlin Duvarı yıkılmış, Soğuk Savaş sonlanmış, iki kutuplu dünya düzeni ABD’nin tek kutuplu dünya hegemonyasına evirilmişti.

Bu gelişme, neoliberal küresel kapitalizmin komünizm karşısındaki nihai zaferi olarak kutsanmıştı. BOP da bu süreçte, fikir babalığını Harward’lı Profesör Samuel Huntington’un yaptığı Yeni Dünya Düzeninin enerji odaklı stratejik bir coğrafi düzenlemesi  olarak kurgulanmıştı.

Medeniyetler Çatışması

Samuel Huntington, ABD’nin dış politikasına yön veren Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) yayın organı Foreign Affairs dergisinde, 1993 yılında The Clash of Civilizations (Medeniyetler Çatışması) başlıklı bir makale yayınlamıştır. Bu makalede, Soğuk Savaş yıllarında kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik, siyasal ve ekonomik çatışmanın, açık anlatımıyla düşmanlığın, ABD hegemonyasındaki tek kutuplu yeni dünya düzeninde, “medeniyet” olarsak tanımlanan din ve ırk farklılıkları eksenine taşındığı öne sürülmüştür.

Din ve ırk farklılıklarının medeniyet olarak tanımlanmasının Batı   düşüncesindeki yeri oldukça eskidir. İslam ve Türk düşmanlığına dayalı tarihsel kökleri vardır.

Örneğin, Lozan görüşmelerinde ABD adına gözlemci olarak katılan dönemin İsviçre Büyükelçisi James Grewn Türkiye Cumhuriyeti’nin egemen eşitliğinin kabul edildiği antlaşmayı 14 Nisan 1924 günlü Time derginde, “Lozan’da Hıristiyan medeniyeti çarmıha gerilmiştir diye değerlendirmiştir.

1916-1922 yıllarında İngiltere Başbakanı olan Lloyd George da 28 Ağustos 1924 günlü Daily Telegraph gazetesindeki yazısında “Türkiye’nin Lozan başarısı medeniyetin yenilgisi” olduğunu öne sürmüştür.

Atatürk’ün “dünyada çok sayıda millet mevcuttur; ama, tek bir medeniyet vardır” sözü Batının bu ayrımcı medeniyet algısına, Atatürk çalışmalarıyla ünlü İngiliz yazar Andrew Mango’nun sözleriyle “evrensel insanlık medeniyeti” adına verilmiş hümanist bir yanıttır.

Batının din ve etnik temelli ayrımcı medeniyet algısı, Samuel Huntington’un 1996 yılında kitap olarak yayınlanan Medeniyetler Çatışması başlıklı  çalışmasında güncellenmiştir.

Huntington, Batı Hristiyanlığını kapitalist dünyanın “liberal demokrasi” değerleriyle özdeş bir medeniyet olarak tanımlamış, “küresel terör” olarak formatladığı İslam’ı ise “Hilâl ve Haç” ekseninde Hristiyanlığın “tarihsel  düşmanı”  ilan etmiştir. Türk-Yunan ve Türk-Ermeni çatışmalarını da bu düşmanlığın başlıca tarihsel kanıtları arasında saymıştır.

İslam’ın Denetimi

Huntington’un “sınırları kanlı” dediği İslam coğrafyası, BOP bağlamında “terörist üreten bataklıklardır.” Kurutulmaları bu coğrafyadaki ülkelerin   sınırlarının etnik ve dini cemaat temelinde parçalanarak yeniden çizilmesini gerektirmektedir.

Bu doğrultuda, ABD yönetimlerine ve CIA’ya arge hizmeti veren “RAND Cooperation” adlı bir düşünce (think-tank) kuruluşu tarafından, 2003 yılında “Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategiestc /Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı bir rapor yayınlanmıştır.

Kültürel mirasın korunması ve sürdürülmesi bağlamında Irak, Afganistan ve Yunanistan üzerinde projeler yürüten Washimgtom merkezli ARCH adlı kuruluşun başkanı olan Cheryl Bernard tarafından düzenlenen raporda, medeniyetler çatışmalarının sıcak savaşlara dönüşmesinin önlenmesi için  İslam dünyasının ABD tarafından denetim altına alınması ve küresel düzene uyumunun sağlanması gerektiği belirtilmiştir.

Raporda dünya Müslümanları; köktendinciler, gelenekçiler, modernler (ılımlı İslam) ve laikler olmak üzere dört gruba ayrılmıştır.

Bu grupların; insan hakları, demokrasi, özgürlükler, kadın hakları, ceza hukuku, eğitim, dinde reform ve Batı dünyasına karşı tavırları gibi konular dahil, günümüz İslam dünyasında tartışmalı olan temel konulara bakış açıları analiz edilmiş ve “modernist” olarak tanımlanan ve “ılımlı” denilen İslamcılar,  ABD patentli sözde demokratik İslam’ın en uygun örneği sayılmıştır.

Laikler ise politika ve değerler açısından Batı’ya en yakın olan grup olmasına karşın, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsedikleri ve ABD’yi dost olarak görmedikleri için sürekli müttefik olarak kabul edilemez bulunmuştur.

Raporda  Ilımlı İslamcılar için özetle şu değerlendirme yapılmıştır:

İslam’ın günümüzdeki katı anlayış ve  uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda eylemli bir arayış içerisindedirler. Hz. Muhammed dönemindeki uygulamaları değişmez esas olarak kabul etmekle birlikte, o günlere ait sosyal ve tarihi koşulların bugün artık geçerli olmadığının da farkındadırlar. Temel değerleri; bireysel vicdanın üstünlüğünün yanı sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslam dünyasının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslam, demokratik İslam’ın örneği ve esas vasıtası olmak için en uygun olanıdır.”

Bu kapsamda, ılımlı İslam için üç ayaklı bir destek stratejisi önerilmiştir:

  • Özellikle mali destek sağ
  • Liderlik modeli oluşturulacak,
  • Bu modele uygun liderler yaratılacak.

 

Türkiye Değerlendirmesi

Raporda  Türkiye’nin İslam Dünyası’nın en başarılı ülkesi olduğu ve bu gelişmesini laiklik anlayışıyla gerçekleştirdiği, ancak Kemalist, milliyetçi ve sol damarları nedeniyle laiklerin ABD’ye çok olumlu bakmadıkları, dolayısıyla müttefik olarak onların yerine Ilımlı İslamcıların tercih edildiği belirtilmiştir.

Türkiye’nin AKP iktidarıyla Ilımlı İslam için iyi bir model haline geldiği kaydedilen raporda, Fethullah Gülen de ılımlı İslam’ın en önde gelen liderlerinden biri olarak tanımlanmıştır. Gülen’in bilgicilikten (sofizm) kuvvetle etkilenmiş felsefesinin, farklılıklara hoşgörülü yaklaşmayı ve şiddeti dışlamayı esas aldığı, özellikle de gençleri etkilediği öne sürülmüştür.

Fethullah Gülen, 1980’li yıllarda CIA’nın “Yakın ve Güney Asya Bölgesi Milli İstihbarat Şefi” görevini yürüten ve RAND kuruluşu araştırmacı yazarlarından Graham lan Fuller tarafından özellikle desteklenmiştir. Fuller, Cheryl Bernard’in RAND Raporu’nun ardından çıkardığı “Siyasal İslam’ın Geleceği adlı kitapta; Amerikan dış politikasının en önemli hedeflerinden birinin özünde İslamcı fakat aynı zamanda liberal bir İslami reformun teşvik edilmesi, bu amaçla da Nurcuların, başta Fethullah Gülen olmak üzere, desteklenmesi gerektiğini öne sürmüştür.

Fuller’e göre Gülen,  Türkiye’de 236, yurtdışında ise 280 okulu, 200 dolayında dini vakfı ve 211 ticari şirketi BOP’un kapsama alanında etkili olabilecek liberal bir İslamcı hareketin başındadır.

Bernard’ın ve Fuller’in bu çalışmaları,  BOP’un “İslam dünyasının modernize edilmesine, dolayısıyla küresel terörizmin yok edilmesine yönelik stratejisinin esasını oluşturan temel çalışmalar olarak yansıtılsa da gerçekte Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi’nin en önemli ayağı olmuştur.

Amerikalı siyasal bilimci Zbigniew Brzezinski’nin fikir babalığını yaptığı bu strateji, Avrasya’daki stratejik enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının ABD’nin kontrolü altında olmasıyla ilgilidir.

Brzezinski’nin büyük bir satranç tahtasına benzettiği Avrasya’da ABD’nin öncelikli görevinin, “Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları ve başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek” olduğunu belirtmektedir.

Türkiye’ye Biçilen Rol

ABD’nin, Avrasya’dan ve Kuzey Afrika’ya uzanan ve büyük ölçüde İslam coğrafyasını kapsayan Büyük Ortadoğu İnisiyatifi (BOP) ile Türkiye’ye özel bir rol biçilmiştir. Bu, senaryosu Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması başlıklı kitabında yazılan bir senaryodur.

Senaryo, Türkiye’nin enerji zengini Ortadoğu ve Hazar havzasında küresel emperyalizmin  taşeronluğunu üstlenmesini konu almaktadır. Açık anlatımıyla, “sınırları kanlı” denilen İslam coğrafyasında Türkiye’nin kontrol kurarak petrol ve doğalgaz kaynaklarının ABD adına bekçiliğini yapmasını öngörmektedir.

Peki, Türkiye bunu nasıl gerçekleştirecektir?

Samuel Huntington’un bu soruya yanıtı,  “Türkiye İslam’ın çekirdek (merkez-lider) devleti olmalıdır özetindedir.

Huntington’a göre, Atatürk Türkiye’nin yüzünü doğudan batıya çevirmiştir. Böylece Türkiye İslam ve Batı medeniyeti arasında “bölünmüş bir ülke” sıkışmıştır. Üstelik Batı da Türkiye’yi benimsememiş, ikinci sınıf ülke, kısa anlatımla  parya muamelesi yapmaya yönelmiştir.

Huntington, Batı medeniyeti içinde ikinci sınıf bir ülke muamelesi gören Türkiye’nin  hep böyle kalacağı iddiasındadır. Bu aşağılayıcı muameleyi aşmak için de Türkiye’nin kendisini yeniden İslam dünyasında konumlamasını önermektedir. Bunu gerçekleştirdiğinde Türkiye, Doğu ve Batı arasında bölünmüş bir ülke olmaktan kurtulacak ve İslam’ın  medeniyetinin liderliğini yeniden üstlenebilecektir. Bunun için “gerekli tarihe, nüfusa, ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Ancak, Atatürk Türkiye’yi laik bir ülke olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti bu rolü Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralamamıştır.

İslam’a liderlik edebilmesi için Türkiye, kendisini yeniden tanımlamalıdır. Öncelikle İslam’a yabancı olduğu gerekçesiyle laiklikten vazgeçmeli ve Atatürk’ün mirasını bütünüyle reddetmelidir:

“Türkiye Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorundadır. Böyle bir hamle aynı zamanda, Atatürk kalibresinde bir lideri, Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir devlet haline getirmek için gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendinde toplamış olan bir lideri gerektirir…”

Hilafet Çağrısı

Huntington, Türkiye’yi Batı’dan koparıp İslam dünyasına taşıyacak lider için tek başına siyasi meşruiyetin yeterli olmayacağı görüşündedir. Siyasi meşruiyet dini meşruiyet ile desteklenmelidir. Açık anlatımıyla, Türkiye demokratik bir anlayışla değil, teokratik karakterli ve şeriat temelli otokratik bir yapıyla yönetilmelidir.

Samuel Huntington’un “siyasal ve dinsel meşruluk” temelli lider arayışı, Hilafeti  çağrıştırmaktadır. Sözlüklerde, İslam dünyasının manevi-dinsel ve siyasal birliğini temsil eden Peygamber vekilliği diye tanımlanan Hilafet, sadece Prof. Huntington’a özgü bir kurgu değildir. Dönemin ABD siyasetinin de öngörüsüdür.

Görevinin ikinci döneminde (1997-2001) çeşitli konuşmalarında, bu arada TBMM’nde, “Türkiye dünyanın ilham kaynağı olabilir diye konuşan, laik ve demokratik Kemalist düzeni İslam köktendinciliğinin panzehiri olarak tanımlayan  Bill Clinton, Samuel Huntington’un kitabının da yayınlandığı ilk Başkanlık yıllarında (1993-1997) İslam dünyası için Hilafet hayali kurmaktadır. “Türkiye’nin Hilafeti kaldırması yanlış olmuştur  diye konuşmakta, Hilafeti yeniden kurmaya en uygun İslam ülkesi olarak da Türkiye’yi işaret etmekteydi.

Aralık 1994’te Washington Post’ta yayınlanan bir yazıda, Batı dünyası ile İslam coğrafyası arasında diyalog kurulamama nedeninin “bir kanal eksikliği olduğu öne sürülerek, Başkan Clinton’un bu eksikliğin Hilafet ile giderileceğine inandığı aktarılmıştı:

İslam dünyasının bir başı yok. Hıristiyanlığın Papalık gibi bir kuruluşu var. İslam dünyasının bu eksikliği, aklına esen her teşkilatın kendisini İslam dininin temsilcisi, lideri olarak ortaya atmasına neden oluyor.

İslam dünyasını temsil eden bir Halife olsaydı, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mac Currynin de açıkladığı gibi, Başkan Clinton onu bir iyi niyet gösterisi yaparak Beyaz Saraya davet eder ve dost olmak istediklerini söylerdi. Böylece bir diyalog kapısı açılmış olurdu.

Halife Arayışı

Anılan yıllarda ABD’nin hilafet şapkalı lider konusunda arayış içinde olduğu basına da yansımıştı. Prof. Huntington’un kitabı yayınlandıktan birkaç ay sonra, Aydınlık dergisinin 20 Ekim 1996’daki kapağında, “Abramowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor” haberi yer alıyordu.

Tesadüf mü, kehanet mi, yoksa bilgi mi? Aydınlık dergisinde, Samuel Huntington’un The Clash of Civilizations adlı kitabı 1996 yılında yayınlandıktan kısa bir süre sonra, 20 Ekim 1996’da  “Merak edilen gizli mesajı açıklıyoruz: Abramowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor” başlıklı bir kapak yazısı yayınlamıştı. Dönemin İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de 1989-1991 yılları arasında ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan Morton Abromowitz’in Türkiye’de bir Amerikan projesini yaşama geçirmek için çalıştığını gündeme getirmişti. Doğu Perinçek, Cumhuriyet Gazetesi’nden Leyla Tavşanoğlu’na şöyle konuşmuştu:

“ABD Tayyip Erdoğan’ı Başbakan, Abdullah Gül’ü de Dışişleri Bakanı yapacak. CIAnın yan kuruluşlarından Rand Corporation’ın yayın organında da bu yazıldı…

Aydınlık dergisinin, AKP’nin Kasım 2002 seçimleri ile iktidara gelmesinden altı yıl önceki Erdoğan-Gül iddiası, 2001’de Aktüel dergisinin 520. sayısında eski CIA Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller tarafından doğrulanmıştı:

Türkiye’de İslami hareketin liderliğini, başında Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu Fazilet Partisi içindeki yenilikçi kanat yapacak…“

Fazilet Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca yerine kurulan Saadet Partisi’ne katılmayıp AKP’yi kuranlar ile ABD arasındaki temasların 1990’larda başladığı anlaşılmaktadır.  Recep Tayyip Erdoğan, 1992’de daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, o tarihte ABD Türkiye Büyükelçisi olan Morton Abramowitz ile tanıştırılmıştır. Erdoğan- Abromowitz ilişkisi, Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra da devam etmiştir.

Bu süreçte Erdoğan’în yıldızı, yalnız Türkiye’nin değil aynı zamanda evrensel ılımlı İslam modelinin simgesi olarak da parlatılırken, Abdullah Gül de, 1995 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Liderlik Okulu” programına alınmıştır.

Soykırım Dayatması

Samuel Huntington’un laiklik ile birlikte reddedilmesini hararetle savunduğu Atatürk’ün bir mirası da Türkiye’nin “ulus devlet” yapısıdır.

Türkiye’de Cumhuriyet ile teokratik Osmanlı yönetiminin külleri çağdaş bir devlete dönüştürülürken, ümmetten çağdaş, bağımsız ve özgür bir ulus yaratılmıştır.

Huntington, tarihin en hızlı ve en köklü bu değişimini Türkiye’ye yakıştırmamaktadır. Ulus devlet yerine Osmanlı’nın çok uluslu ümmet düzenine dönülmesini önermektedir. Bunun gerçekleşmesi için de Türkiye üzerinde kurulacak soykırım baskısının maddi temelini kurgulamaktadır.

Huntington, “Müslümanların başrolde olduğunu tarihsel din savaşlarını örneklerken, Türk-Ermeni çatışmalarının yanına Rumları da eklemiş ve “soykırım” iddialarını Atatürk üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreciyle ilişkilendiren bir tarih çarpıtmasına da imza atmıştır. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti kurulurken “çokuluslu bir imparatorluk fikrini reddederek homojen bir ulus devlet meydana getirmeyi amaçladığını”, bu nedenle “Yunanlıları ve Ermenileri ülkeden zorla kovduğu ve öldürttüğünü” yazabilmiştir. .

Tarihsel gerçek, Atatürk’ün ülkeden azınlıkları zorla kovmadığı,  kimseyi de öldürtmediğidir:

  • Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklar, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki imzalanan bir anlaşma uyarınca karşılıklı göç uygulaması kapsamına alınmıştı
  • Ermeni soykırımı iddialarına konu olan tehcir (zorunlu göç), Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, 1915 yılında savaş halindeki Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan ettikleri için askeri nedenlerle uygulanmıştı O sırada Atatürk cephede savaşan bir askerdir. Siyasi irade değildir.

Tarihi gerçeklerin Samuel Huntigton’u tartışmasız bir açıklıkla yalanmamasına karşın, Huntigton’un çarpıtmaları etkili olmuştur.

Bugüne değin 33 ülke ve iki uluslararası kuruluş parlamentosunda alınan toplam 59 “Ermeni soykırımını tanıma” kararının yüzde 88’ini oluşturan 52’si Samuel Huntington’un kitabının yayınlandığı 1996 yılından sonra alınmıştır. Bu olgu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu emperyal ılımlı İslam senaryosunun hiçbir tarihsel ve hukuki gerçekliği olmayan soykırım suçlamalarıyla da beslendiğini kanıtlamaktadır.

Senaryonun Yapımcıları

Bu anti-demokratik emperyal senaryo, 11 Eylül İkiz Kule saldırısı sonrasında ABD’nin uygulamaya  geçirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Türkiye ayağı olarak yaşam bulmuştur.

ABD’li istihbarat görevlileri bu senaryo üzerindeki saha çalışmalarını 1980’li yıllarda başlatmışlardı. Uğur Mumcu’nun yazılarında “karanlıklar prensi” diye peşine düştüğü CIA’nın Türkiye istasyon şefi Paul Henze ve CIA Milli Haberalma Konseyi (National Intelligence Council) başkan yardımcısı Graham Fuller Türkiye’yi mesken tutmuştu. “Kemalizm öldü, şimdi yeniden Osmanlı zamanı” özeti veren konuşmalar yapıyor, kitaplar yazıyorlardı.

Kimi İslamcı kesimleri, kendilerine liberal süsü veren bir grup dönek solcuyu ve etnik ayrılıkçıları da senaryolarının yerli işbirlikçileri olarak örgütlemişlerdi.

Paul Henze, 1983’te İstanbul’da katıldığı bir toplantıda senaryonun  kapağını, “Orta gelecekte Osmanlı’nın siyasi haritasını diriltmek neden mümkün olmasın?” diyerek açmıştı.

Paul Henze, ABD dış politikasının özellikle Türkiye bağlamında etkili bir kurumu olan Rand Corporation adına hazırladığı “21. yüzyıla doğru Türkiye” başlıklı raporda, küreselleşen dünyada ulus devletlere yer olmadığını, dolayısıyla Türkiye’de Atatürkçülüğün modasının geçtiğini, laikliğin anlamını yitirdiğin, geleceğin Osmanlı’yı çağırdığını öne sürmüştü:

Türkiye Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir…”

Paul Henze’’ye göre, Türkiye Atatürkçü duyarlılıklarından ve geleneksel dış politikasından vazgeçmeli, bunun  yerine Türkçülük anlayışını İslam ile buluşturan  Pan-Türkist politikalara dönmeliydi.

Günümüzün mezhep ekseninde Müslüman Kardeşler odaklı ve MHP destekli dış politikasını anımsatan bir öneriydi bu… Ancak önemli bir farkı da vardı…

Paul Henze’nin Pan-Türkist dış politika önerisinin mezhep ekseni Müslüman kardeşler değil, Nurculuk ve Nakşibendîlik odaklıydı.

“Said-i Nursi’nin Nurcuları “diyordu Paul Henze “modern yaklaşımlı bir tarikattır.” Türkiye’nin yüzünün Doğu’ya, açık anlatımıyla İslam’a dönüşünde Nurcular özel bir sorumluk üstlenmeliydiler.

Paul Henze’nin Nurcuları böylesine yüceltmesi, tarikatın kurucusu Said-i Nursi’nin “İsevi Müslümanlığı” yaklaşımından kaynaklanmaktaydı.   Said-i Nursi, Mektubat adıyla yayınlanmış bulunan sohbetlerinde, İslam ile Hıristiyanlığın ahir zamanda (kıyamet öncesinde) bütünleşeceği,  Hıristiyanlığın Hazreti İsa tarafından “bir nevi İslamiyet’e”  dönüştürüleceği iddia etmiştir:

İşte böyle bir sırada, (…) Hazreti İsa (as)’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, () hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi (saflaşacak) edecek, hurafattan sıyrılacak, hakaik-i İslamiye ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyete inkılap edecektir.”

Nurculuk hareketi içinde Fethullah Gülen bu emperyalist senaryonun seçilmiş baş görevlilerindendi. Özellikle korunuyor, kollanıyordu. Kendisine Türkiye’nin ötesinde yurt dışında da “yürü ya kulum” denilmişti.

Örneğin, Paul Henze Rand Corporation’ın ısmarlama Atatürk karşıtı raporunu yazdıktan hemen sonra, 1993 sonbaharında, “American-Turkish Friendship Council” danışmanı olarak, beraberinde bazı Amerikalı ve Türk iş adamları, Türkçe konuşan Orta Asya cumhuriyetlerinde Fethullah Gülen okullarının açılışını gerçekleştirmişti. .

Başını Henze’nin çektiği bu gezi sonrasında Türkî cumhuriyetler, yılda 2 milyar doları bulduğu tahmin edilen bir finansman desteğiyle, dört bir yandan Fethullahçı okullarla sarılmıştı.

1980’li ve 1990’lı yıllarda Nurculuk  hareketi içinde adı iyice parlatılan, bu süreçte CTA güdümünde kendi adıyla anılan sapkın örgütü oluşturan Fethullah Gülen de İslam’ın Hristiyanlık ile birleşeceği konusunda Said-i Nursi ile paralel düşünmekteydi. Hatta “Müslüman İseviler” övgüleriyle İslam inancında yeri olmayan bu iddiayı Prizma adıyla yayınlanan çalışmalarında daha ileri götürmüştü:

“Bugün Müslüman olmasa da Hristiyan’ım ama Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Resulü olduğunu kabul ediyorum diyenlerin sayıları düne nispeten kat kat artmaktadır.

BOP’un Türkiye ayağında sahne alan diğer ABD ajanı da Graham Fuller’di.

Fuller’in Türkiye’ye rol biçen bir dolu kitabı var. Hala kitapçıların raflarındalar. Dönüp dolaşıp aynı teraneyi tekrarlamalarına rağmen maalesef alıcı da bulabiliyorlar:

“Kemalizm miadını doldurmuştur. Artık piyasacı-küreselleşmeci İslam’ın ana belirleyici olduğu Osmanlı benzeri yeni Türkiyenin zamanı gelmiştir Bu asla, Atatürk’ün büsbütün reddi demek değildir. Atatürk’ün fikirlerinin ve değerlerinin, Türkiyenin geleceğe ilişkin değerlendirmelerinde her zaman geçerli olmayacağını kabul etmek demektir.”

Graham Fuller lütfediyor… “Atatürk’ü” diyor, bir geçmiş zaman kahramanı olarak anımsayabilirsiniz… “Ama” diye de ekliyor… Türkiye’nin geleceğinde yer veremezsiniz…

Fuller bu lütfunu kimi dincilerin yanında İkinci Cumhuriyetçi ve 10 Aralık’çı kimi züppeyun da satın almışa benziyor. “Kişilerin isimlerinden söz ederken, belirli alışkanlıklarla bunların özel atıflarla kategorize edilmesine karşı” oldukları gerekçesiyle, Atatürk’ün adını anmanın gerekli olmadığını savlayabiliyorlar.

İlginç bir gerekçe… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Taksim Atatürk Kültür Merkezi için, “Artık Atatürk Kültür Merkezi demiyorum. Biz orayı opera binası olarak hazırladık” demesinden de fazlaca farklı değil…

ADD’nin Kuruluşu

ADD 19 Mayıs 1989’da kurucu genel başkanı Muammer Aksoy’un öncülüğünde, ABD patentli bu emperyal senaryoya karşı örgütlenmiştir.   Kemalizm’in miadını doldurmadığını, dünden bugüne olduğu gibi yarına da yol gösterdiğini, bir kutup yıldızı gibi yolunu kaybedenlerin takibini beklediğini ortaya koymuştur.

Ancak, aradan bir yıl bile geçmeden, 31 Ocak 1990’da Muammer Aksoy kahpece ve korkakça katledildi. Böylece Atatürkçüleri sindirip susturacaklarını, Türkiye için hazırlanan emperyal senaryoya boyun eğileceğini umuyorlardı…

Bu umutla, Paul Henze ve Graham Fuller’in Türkiye’yi mesken tuttuğu yıllarda, Uğur Mumcu’dan Bahriye Üçok’a, Turan Dursun’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, onlarca Atatürkçü katledildi…

Hiç kuşkusuz, tesadüf ya da bir dönemin hezeyanı değildi bu katliamlar. Kemalist Devrim’den rövanş alma girişimiydi…

Emperyalist Senaryo

Türkiye’de son derece karanlık ve kanlı bir emperyalist senaryo uygulanmaktadır.

Bu, ABD’nin egemenliğindeki tek kutuplu neoliberal Dünya Düzeninde Türkiye’ye biçilen rolün senaryosudur. 1980’li, 1990’lı ve 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşananlar bu senaryonun yansımalarıdır

Bu emperyal sürecin iki temel sonucu olmuştur.  Bir sonuç genelde İslam coğrafyasını, diğer sonuç ise doğrudan Türkiye’yi etkilemiştir.

İslam coğrafyasını genelde etkileyen sonuç, 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısıyla yaşama geçirilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) – İnisiyatifi’dir.

Türkiye’yi doğrudan etkileyen sonuç ise 2002 yılı sonrasının Türkiye’ye biçilen “Ilımlı İslam” rolüdür. Açık anlatımıyla, Türkiye’nin laik ve demokratik bir ülke olarak çağdaş uygarlık yürüyüşünü sonlandırması ve yüzünü Batı’dan Doğu’ya dönerek yerini İslam dünyası olarak belirlemesidir.

Buna göre, tek kutuplu Yeni Dünya Düzeninde, “Kuzeyden gelen başlıca tehlikeye (Sovyetler Birliği) karşı Türkiye’nin bir siper olarak Batı için yararı kalmamıştır.  Türkiye artık, İslam’ın çekirdek (merkez-ilider)) olarak Körfez Savaşı’ndaki (1991) gibi, güneyden gelen daha tehditlere karşı mücadelede “olası bir müttefik” rolünü üstlenecektir.

Ancak, 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırıları sonrasında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ABD’ye destek olmamıştı. Irak müdahaleye direnmiş, ABD’nin kayıtsız şartsız müttefiki olmayı reddetmişti.

Bunun üzerine, Hükümette Devlet Bakanı olan Kemal Derviş devreye sokulmuş ve Ecevit’in sağlık sorunları da fırsata çevrilerek Başbakan Yardımcısı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli üzerinden erken seçinin yolu açılmıştı.

3 Kasım 2002’de seçimiyle AKP’nin iktidara taşınması olayların olağan seyri değildi. Hesabı kitabı yapılmıştı.

 

Cumhuriyetin Ayarları

AKP iktidarıyla Türkiye BOP eş başkanlığını üstlenmişti. Açık anlatımıyla Ecevit’in reddettiği ABD’nin kayıtsız şartsız müttefikliği benimsenmişti.

Ancak işler ABD’nin istediği gibi gitmiyordu. Cumhuriyetin kurucu ayarları ABD’nin hesap ve beklentilerini bozuyordu.

Örneğin, Irak’a müdahale konusunda AKP Hükümeti’ni ve kısmen de olsa TSK’yı ikna edebilen ABD, 1 Mart tezkeresini TBMM’nden geçirememişti.

Paul Henze’nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu rapor bu soruna değinmekteydi;

“Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.

Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”

Paul Henze açıkça vurguluyor. “Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulmasıdır” diyor. Bunun gerçekleşmesi için de yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplandığı Başkanlık rejimine geçilmesini öneriyor. O başkanı ikna etmenin de yıkmanın da ABD için kolay olacağını savunuyor

Henze’nin raporunun hemen ertesinde, 2007’de Fetö marifetiyle  Ergenekon, Balyoz ve benzeri Kumpas davalarının başlaması, yargının ele geçirildiği 12 Eylül 2010Anayasa referandumu… Ardından, aynen 2002 erken seçiminde olduğu gibi, Devlet Bahçeli ve partisi MHP’nin safını değiştirmesiyle tek adam rejimine geçilmesi…

Kimse kusura bakmasın… Olayları alt alta sıralayarak bir komple teorisi ürettiğimi düşünmüyorum. Bütün bu yaşananlara tesadüf” deyip de geçemiyorum. Bu kadar tesadüfü benim midem kaldırmıyor

Kafamda bir dolu soru var…  

Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege’de yaşadıklarımız S-400 yaptırımları… Ermeni soykırımı iddiaları… Halk Bank ve benzeri davalar… Acaba bütün bunlar Türkiye’yi federal bir yapıya zorlamanın baskı  aletleri mi? Bir süredir dillerden düşmeyen yeni anayasa, laik ve demokratik ulus devletin kurucu ayarlarını bozacak mı?

AKP iktidarının kendisine yontmaya çalıştığı emperyalist Türkiye  senaryosu böylesi bir amacı içeriyor:

  1. Ulus devlet yapısı yıkılsın, Türkiye’de çok uluslu bir düzen kurulsun isteniyor. Başta Suriye, Irak ve Afganistan’dan gelen ve ancak yarısı geçici koruma altına alınabilmiş olan mültecilerin toplam nüfusun yüzde 10 sınırına dayanmış olması bu konuda fiili bir zorlamaya dönüşmüş
  2. ABD, güney sınırımıza yerleştirdiği ve koruma altına aldığı PKK-PYD yapılanmasının devlete dönüştürmesini ve Kuzey Irak’taki federatif Barzani yapılanmasıyla bütünleşmesini öngörüyor… AKP iktidarı bu ABD öngörüsüne karşı çıkıyor olsa da hem Esat karşıtı Suriye politikasıyla hem de  2023’te laik ve demokratik Kemalist yapıyı yıkıp yerine İslami bir düzen kurma hayaliyle ister istemez emperyal senaryonun değirmenine su taşı
  3. Bu süreçte, AKP aklınca Atatürk’ten alınması hayal edilen rövanş da başarılı olunursa neoliberal küresel emperyalist düzene sunulacak en görkemli hediye özelliği taşı Bu bağlamda, Anayasa’nın ilk 4 maddesinin tartışmaya açılması da üç – beş densizin işi olmanın ötesinde bir tehdit oluşturuyor… Bu nedenle, muhalefetin bu konuyu “kırmızı çizgi” ilan eden MHP’ye güvenip “Buna kalkışacaklarını sanmayız” rehavetine kapılmamasını gerekli kılıyor.

Ötesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik yapısı Anayasa’nın ilk 4 maddesinden ibaret değildir. Laikliğe doğrudan ve dolaylı atıf yapan, Atatürk ilke ve devrimleri temelinde başkaca Anayasa hükümleri de vardır.

Örneğin, Başlangıç ve 13, 14, 24, 42, 58, 68, 81, 103, 136 ve 174. maddeler…Bu maddeler, şimdilik vazgeçilmiş görünen 8 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatında olduğu gibi yurttaşlık kimliği ve Cumhuriyetin çoğulcu yapısı  üzerinden AKP tarafından her an pazarlığa açık bulunuyor.

Senaryoyu Değiştirmek

Bu emperyalist senaryoyu değiştirmeliyiz. Kendi senaryomuzu yazıp, yarıda bıraktırılmış, yolundan saptırılmış Kemalist devrimi yeniden başlatmalı ve bütün sonuçlarıyla yaşama geçirmeliyiz.

Bunun için “az zamanda çok ve büyük işler” gerçekleştirebilmeliyiz. Nasıl ki Atatürk, İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin sözleriyle, “Batı dünyasındaki rönesans, reformasyon, düşünce ve bilim ihtilali, Fransız inkılâbı ve sanayi devrimini bir insan ömrüne sığdırmıştır”, biz de emperyalist boyunduruğu kırıp AKP ile laik ve demokratik Cumhuriyet düzeninde yaratılan tahribatı gidermeyi ve çağdaş uygarlık yolunda yeniden atağa kalkarak dünyaya ilham vermeyi yaşarken gerçekleştirebilmeliyiz.

Bu konuda Atatürk, bize de dünyaya da rehberlik edecektir. Bir kutup yıldızı gibi…

Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler (MGIMO) Üniversitesi öğretim üyesi Andrey Berzukov .“Stratejik İstihbarat” derslerinde Atatürk’ün rehberliğini “O ufkun ötesine bakabiliyordu” diye yanıtlamaktadır:

“ (…) Bu adam (Atatürk) stratejik öngörü konseptinin özüne, yani ufkun ötesine bakabilme özelliği olan mükemmel bir beyne sahipti. En önemlisi yaşadığı şart ve tarihin ötesinde geleceği öngörerek ülkesine yeni bir vizyon biçmesi ve çökmüş devletini muhafaza etmesiydi. Türkler bu adama çok şey borçlu ve biz de örnek devlet adamı olarak O’nu işliyoruz.”

Senaryomuz, bu bağlamda sadece Türkiye’nin aydınlanmasına odaklanmamalıdır. ,Aynı zamanda, dünden bugüne emperyalizmin boyunduruğu altındaki tüm mazlum ve tutsak ulusların kurtuluş ve kuruluş sancağı da olmalıdır.

  1. yüzyılın ilk yarısında dünya genelinde yaygın ve etkili bir Atatürk etkileşimi yaşamıştır. Bu etkileşim 20. yüzyılın ikinci yarısında da kendisini hissettirmiştir.

Fransız akademisyen Gerard Tongas, Atatürk and the True Nature of Modern Turkey adlı çalışmasında, Türkiye’de bu dönemde yaşanan Kemalist değişim ve dönüşümü “tarihte örneği olmayan bir devrim” olarak nitelemiş, Kemalizm’in ilkelerinin “sadece teori olmadığını, uygulamada doğrulandığını” özellikle vurgulamış, Kemalizm’in bu yapısıyla sınandığını ve insanlığa sunulabilecek örnek niteliği kazandığını belirtmiştir:

“Kemalizm hızlı gelişmenin yolunu keşfetmiştir. Disiplinli eğitim yoluyla büyük bir halkçı uygarlığın bir kuşak tarafından geliştirilebileceğini kanıtlamıştır. Şimdi bunu, deneyle sınanmış bir felsefe modeli olarak insanlığa sunabilirsiniz:

Kemalizm on yılda on yüzyılın işini tamamlamıştır.”

Günümüze gelince… Kemalist Devrim yolundan saptırılmış, yarıda bıraktırılmıştır. Oysa, yaşadığımız pandemi koşulları, Kemalist Devrim’in 21. yüzyıl dünyası için bir etkileşim modeli olmanın ötesine geçtiğini, barış ve refah yolunda daha iyi bir gelecek için insanlığın vazgeçilmez reçetesi olduğunu ortaya koymuştur.

Öncelikle, Kemalist Devrim İslam coğrafyası için bir demokrasi modeli, dünya için ise bir barış projesidir. Ünlü siyasal bilimci Prof. Maurice Duverger’in sözleriyle, “Türkiye demokrasiye giden yolda da kararlı bir örnektir. Ancak,  önemine yakışır bir ilgi uyandıramamaktadır.”

Marksist tarihçi Eric Hobsbawm da benzer görüştedir. Dünya tarihçilerinin katastrofik ve kaotik dünya koşullarında Türkiye’yi yeterince anlayamadıkları ya da fark edemedikleri kanısındadır:

“Bunun nedenlerinden biri yanı başında bir başka devrimin, 1917 Rus Devrimi’nin dünyayı sarsmasıdır. Oysa Türk Devrimi’nin tarihsel sonuçları büyüktür… Cumhuriyet Türkiye’si dünya tarihi yazımında gölgede kalmayı hak etmemektedir.”

Kemalist Türkiye, İslam coğrafyasında işleyen demokrasi örneği olarak ağırlığını yeniden gösterdiğinde,  İslami duyarlılıkların radikallikten uzaklaşmasını sağlayacak cazibe merkezi olacaktır. Çöl diktatörlükleri demokrasi vahalarına kavuşacak, etnik ve dini cemaat Farklılıklarına dayalı kan gölleri barış denizine dönüşecektir.

Bu ortamda, Maurice Duverger ile Eric Hobsnawm’ın yakındığı ilgisizlik ve bilgisizlik de dünya genelinde aşılabilecektir. ,

Hiç kuşkum yok, 1789 Fransız Devrimi’nin Batı dünyasının demokratikleşme sürecindeki anlamı, önemi, etkisi her ne olduysa, Kemalist Türk Devrimi’nin İslam coğrafyasının demokrasiye açılmasındaki etkisi de aynı çizgide olacaktır.

Kemalist Devrim’in 21. yüzyıla vuracağı güncel bir damga da can çekişen, varlığını popülist liderlerin otoriterleşen yönetimleriyle  sürdürmeye çalışan neoliberal küresel kapitalist düzenin demokratik alternatifi olmasıdır.

Türkiye’de 1930-1940 yılları arasında uygulanan “karma ekonomi” modelinin temelleri ve esasları, neoliberal politikaların yarattığı ve pandemi koşullarında iyice hissedilir hale gelen sorunlara çözüm getirebilecektir. Ana omurgası “planlama” olan bu model, dünyanın en önemli kalkınma iktisatçılarından Güney Kore’li Ha-Joon Chang tarafından “devlet güdümlü kalkınma stratejisi” olarak adlandırılmaktadır.

İlhamı Atatürk olan devlet güdümlü kalkınma stratejisi, başta küreselleşmenin ekonomi-politik ayağını oluşturan neoliberal politikaların kıskacındaki mazlum uluslar olmak üzere, günümüz dünyasının umududur.

Yeniden Kemalizm

Tük ulusunun her bireyi, kadını ve erkeğiyle, genci ve olgun yaşlısıyla, emperyalist senaryoyu değiştirecek “Kemalist Devrim” senaryosunun senaristliği ve yapımcılığını ortaklaşa üstlenmelidir.

Kemalist Devrim bir büyük yarış olacaktır.  Can Yücel’in sözleriyle “her mesafesi yılmadan, usanmadan yorulmadan koşulacak en uzun koşu” gerçekleşecektir.

Devrimin hedefi, Atatürk’ün tanımlamasıyla, “güneş kadar sıcak, güneş kadar parlaktır”. Yönümüzü güneşe bakarak kolayca bulabiliriz. Ancak devrim, hızla gelişen, ilerleyen dünyamızda aynı zamanda “güneş kadar da uzaktır. Bu uzun yolda sıcaklığı bizi yakınca, ışığı gözlerimizi kamaştırınca bir süre yavaşlayabilir, hatta durabiliriz. Bu zamanlarda, devrimin ipini göğüslediğimizi sanabiliriz. Oysa, gerçek böyle değildir. Yarış bütün hızıyla sürmektedir, her durduğunda hemen yeniden başlamaktadır.

Bu nedenle, güneşe doğru ilerleyişimizi bu bilinçle, değerli ozanımız Nazım Hikmet’in vurguladığı gibi, bir “akın” heyecanıyla sürdürmeliyiz. “Güneş’in zaptına” kadar sürecek bir Kemalist akını örgütleyebilmeliyiz.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.