ATATÜRKÇE DÜŞÜNMEK

703

ATATÜRKÇE DÜŞÜNMEK

El açıp ikinci bir Atatürk bekleyemeyiz.
Atatürkçü düşünceyi özümseyip
Atatürkçe düşünmeye başlamalıyız.

Uluç Gürkan

Atatürk’ün Nutuk’un başlangıçtaki deyişiyle, “vaziyet ve manzara-i umumiye ” fevkalade karanlık…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin biçimi değişmiştir.
Laik ve demokratik parlamenter düzen terk edilmiş, yerine teokratik yapıda partili bir tek adam düzeni kurulmuştur.
Bu düzen Cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle barışık değildir, açıkça kavgalıdır. Atatürk’ün mirası reddediyor. Çağdaş uygarlık hedefinin yerine daha İslami denilen Arabımsı bir yaşam biçimini dayatıyor.
Bu tek adam düzeninde, demokrasimiz de “çoğunluk yönetimi” olma özelliğini yitirmiştir.
Partili bir Cumhurbaşkanı seçiliyor. “Yürütmeyi tek başına oluşturuyor. Yasamaya ortak, yargıya egemen oluyor. “Başkan” olarak anılmaya başlanıyor.
Kimilerine göre bu düzen, kuvvetler ayrılığından Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi kuvvetler birliğine dönmüş anlamına geliyor.
Bu doğru değildir. Hem Cumhuriyetin tek partili ilk yıllarının “kuvvetler birliği” diye tanımlaması bakımından doğru değildir, hem de bugünkü düzenin o geçmiş güzel günlerle kıyaslanması bağlamında doğru değildir.
“Bize özgü” denilen bu tek adam düzeni kuvvetler birliğini aşan bir uygulamadır. Bir tür seçimli otokrasi uygulamasıdır.
Kolayca unutuyoruz. Ama anımsamakta yarar var… 25 yıl önce Harvard’lı bir Profesör, Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” adıyla Türkçe ’ye de çevrilen kitabında Türkiye için böylesi bir düzen kurgulamıştı.
Yüzümüzü Batı’dan Doğu’ya çevirmemizi ve İslam’ın çekirdek devleti olmamızı önermişti. Bunun da “siyasal ve dinsel meşruluğu kendinde toplamış olan bir lider” tarafından gerçekleştirileceğini söylemişti.
Siyasal meşruluğu kendinde toplamış lider, o iş tamam. Elde var bir. Kendi payıma elde var iki diyemeyeceğim, ama kimilerinin bu partili liderin dini meşruluğunu toz kondurmadığımı da görmezden gelmeyelim.
Yüzümüz de Batı’dan çok Doğu’ya çevrili. Ancak İslam’ın çekirdek devleti olabilmiş değiliz. Tam aksine, İslam coğrafyasının yalnız kovboyu gibiyiz…
Üstüne üstlük, ülke içinde de sorunlarımız var. En önemlisi, toplumsal yapımız ayrışmanın eşiğinde.
Hep birlikte izliyoruz… Son yıllarda, özellikle de tek adam düzeniyle birlikte siyasette kimlik politikaları öne çıkmış bulunuyor.
Bizi birbirimizle birleştiren Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı kimliklerimiz askıda. Bizi birbirimizden ayrıştıran anne ve babamızdan doğduğumuz din, mezhep aidiyetlerimiz, etnik kökenlerimiz siyasetin malzemesi oluyor.
Ülkemiz, etnik ve dini cemaat temelinde kutuplaşıyor. Birarada yaşama irademiz zedeleniyor. Kültür ve siyaset yaşamımızda derin fay hatları…
Değerli dostlar, Türkiye’de vaziyet ve manzarai umumiye bu bakımdan endişe vericidir. Ulus devletimizin yerine çok uluslu bir ümmet dayatmasıyla karşı karşıyayız.
***
Büyük başarıların sağlandığı söylenen ekonomiye gelince… Tek kelimeyle her şey çığırından çıkmış durumda.
Sanki, bilinçli bir yoksullaştırma programı uygulanıyor. Öyle bir gidiş var ki, gün gelecek halkımız bir lokma ve bir hırkasından da yoksun kalacak.
Dış politikada da büyük bir çöküş yaşanıyor.
İtibarımız, tasarrufa tenezzül etmesek de bütünüyle sıfırlanmıştır.
Oysa Türkiye, kısa bir süre öncesine kadar itibarlı bir ülkeydi. Dünya politikasında üstün özelliklere sahip bölgesel güç ve pivot devlet olarak tanımlanıyor, 20. yüzyılın yükselen dünya oyuncusu olarak kabul görüyordu.
Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini izliyordu. Komşularıyla ve yakın bölge ülkeleriyle iyi ilişkilere ve dayanışmaya öncelik veriyordu. Bölgesinden bu temelde aldığı güçle sözünü dinletebiliyordu.
Günümüzde bu konumda değiliz. Atatürk’ten miras bölge merkezli dış politikamızı terk ettik. Mezhep odaklı İhvancı tercihlere yöneldik. Böylece bir yandan kanlı çatışmaların içine çekilirken, bir yandan da yalnızlığa itildik.
Düne kadar, laik ve demokratik Cumhuriyet düzeni ile model gösterildiğimiz İslam coğrafyasından önünüze gelenle kavgaya tutuştuk. Ona buna olmadık hakaretler ettik. Onların verdiği karşılıklarını da sineye çektik.
Şimdi bu ülkelere, BAE, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır, barış çubukları sunuyoruz. Nazlansalar da görmezden geliyoruz.
Aynen Fırat’ın doğusunda ABD’nin, İdlib’te Rusya’nın sınır komşumuz olmasını, e İŞİD ve türevi radikal terör örgütlerinin sınırlarımızın hemen dibin yuvalanmasını görmezden geldiğimiz gibi…
Bu konuda iki çarpıcı örnek vermek isterim.
Suriye’de olaylar başlamadan önce küçük ve etkisiz bir oluşum olan YPG/DYP’nin alabildiğine büyütülmesine sözde karşı çıkıyoruz, ama özde sadece seyirciyiz.
Yunanistan’ın Lozan’da aidiyeti belirlenmemiş adaları işgaline, silahlardan arındırılmış adaları askeri üslerle donatmasına da sözde direniyoruz, ama sahada yokuz. Geçmişte Kardak’takine benzer engelleyici bir eylemden kaçınıyoruz.
Değerli dostlar, Ortadoğu’da ABD patentli Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda İslam coğrafyasının ekonomik ve siyasal sınırları kanlı bir süreçle yeniden çiziliyor. Türkiye de Ege ve Doğu Akdeniz’de kuşatılarak adım adım bu sürecin içine doğru itiliyor.
İkide bir beka sorunuyla karşı karşıyayız diyorlar ya. Başka yerde aramasınlar. Kapattıkları gözlerini açsınlar, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu gerçek beka sorunu işte budur.
Bu sorunu tribünde oturup bağırıp çağırmakla çözemeyiz. Rol kapmaya çalışarak da vaziyeti idare edemeyiz.
Kaybedecek fazla zamanımız da yok.
Bu sohbeti Seçil Hocamla birlikte adlandırdığımız gibi, Atatürkçe düşünmeye başlamalı ve kararlı bir duruşla sahadaki yerimizi almalıyız. Yoksa “kaybedenler” çizgisinde sıkışıp kalırız.
***
Atatürkçe düşünmede, sorun her ne olursa olsun içinden çıkılamayan bir edilgenlik yoktur. Çözümün imkânsız olduğu kaygısıyla kestirmeden teslimiyet yoktur. Zamanın ve değişen dünyanın karşısında çaresizlik yoktur. Yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembelliği, geleceğe dönük tasarım eksikliği hiç yoktur.
Peki ne vardır?
İstenmeyen durumları değiştirme azmi vardır. Bu uğurda yılmadan, bıkmadan, yorulmadan mücadele kararlılığı vardır.
Atatürkçü düşünmeyi, nostalji tuzağına düşmeden, Nutuk’taki anlatımla kısaca anımsayalım.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış, parçalanıp işgal edilmiştir. Orduları dağıtılmış, silahları elinden alınmıştır.
Ülke harap ve bitiktir. Ulus savaş yorgunudur. Yenilmez olarak ün salmış düşmana karşı umutlar tüketmiştir. Başta Halife Sultan, kimsede bağımsız yaşama iradesi kalmamıştır.
Bir tek Atatürk, ulusu ayaklandırmayı, işgalci devletlere karşı savaşmayı ve ülkenin bağımsızlığını kazanmayı amaçlamaktadır. Ancak yalnızdır. Ordusuzdur, silahsızdır. Kurtuluş ateşini yaktığında, padişah fetvası ile idama mahkûm bir sakıncalı piyadedir.
Atatürk, bütün bu olumsuz koşullara rağmen, Türkleri Anadolu’dan kovmak isteyen dünyanın en güçlü devletlerini dize getirmiştir. Türkiye’yi ülkesi ve ulusu ile bağımsızlığına kavuşturmuştur.
Bununla da yetinmemiştir. Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin sözleriyle, “Batı dünyasındaki rönesans, reformasyon, düşünce ve bilim ihtilali, Fransız inkılâbı ve sanayi devrimini bir insan ömrüne sığdırmıştır.”
Kurtuluş ve kuruluşuyla, Kemalist Türk Devrimi tarihin yeniden yazılışıdır. Fransız akademisyen Gerard Tongas’ın tanımlamasıyla “tarihte örneği bulunmayan” bir devrimdir. İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’un sözleriyle de “tarihsel sonuçları büyük” olan ve “dünya tarihi yazımında gölgede kalmayı hak etmeyen” bir devrimdir.
Şimdi sorabiliriz. Bu olay nasıl gerçekleşmiştir? Nasıl başarılmıştır?
Türkün Türk’e propagandasını yapmayalım. Yanıtı, Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler (MGIMO) Üniversitesi’nde “Stratejik İstihbarat” dersinde Andrey Berzukov’a bırakalım.
Şöyle diyor:
“Bu adam (Atatürk) stratejik öngörü konseptinin özüne, yani ufkun ötesine bakabilme özelliği olan mükemmel bir beyne sahipti. En önemlisi yaşadığı şart ve tarihin ötesinde geleceği öngörerek ülkesine yeni bir vizyon biçmesi ve çökmüş devletini muhafaza etmesiydi. Türkler bu adama çok şey borçlu ve biz de örnek devlet adamı olarak O’nu işliyoruz.”
***
Kemalist Türk Devrimi, Türkiye’nin sadece özlemle bakılan geçmiş güzel günlerinden ibaret değildir. Ufkun ötesinde geleceği de öngörür. Ahmet Taner Kışlalı’nın sözleriyle, “geçmişin bekçili değildir, geleceğin öncülüğüdür.” Her şeyin çok daha güzel kılacak çağdaş uygarlık yürüyüşümüzün kutup yıldızıdır.
Dahası, dünya için de ilham kaynağıdır.
Bu konuda sözü bir kez daha Gerard Tongas’a bırakalım.
Fransız Akademisyen, “Kemalizm” diyor, “sadece teori değildir, sınanmış, uygulamada doğrulanmış ve insanlığa sunulabilecek örnek niteliği kazanmıştır… Hızlı gelişmenin yolunu keşfetmiştir. Disiplinli eğitim yoluyla büyük bir uygarlığın bir kuşak tarafından geliştirilebileceğini kanıtlamıştır. Şimdi bunu, deneyle sınanmış bir felsefe modeli olarak insanlığa sunabilirsiniz…”
Bir felsefi model olarak Kemalizm… Bu konuda da Alman tarihçi Prof. Herbert Melzig’e kulak verelim. Beni çok çarpan bir noktaya parmak basıyor:
“Büyük Yunan filozofu Platon’un, ’Krallar filozof olsa ve filozoflar kralların tahtında otursaydı…’ şeklindeki dileği, iki bin yıllık tarihte gerçekleşmedi. Hâlbuki 20. yüzyılda ilk defa olarak Atatürk’ün şahsında Platon’un istediği gibi kelimenin tam anlamıyla bunu görmekteyiz.”
Gerçekten de… Tam bağımsız, laik ve gerçekten demokratik cumhuriyet modeli emsalsiz bir filozof başyapıtıdır.
Öncelikle, Türkiye’nin aydınlık geleceğinin en temel güvencesidir. Aynı zamanda, başta İslam coğrafyası, dünya genelinde 21’inci yüzyılın en gerçekçi demokrasi ve barış projesidir.
Bu konuda da ABD’nin önceki Başkanlarından Bill Clinton’un 15 Kasım 1990 günü TBMM’deki itirafı belleklerimizde uer etmeli:
“20’ inci yüzyılı anlamak için Türkiye’nin tarihi anahtardır. Ancak, ben inanıyorum ki, Türkiye’nin geleceği önümüzdeki yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır…
Eğer Türkiye kendisini laik ve demokratik bir Cumhuriyet olarak tanımlarsa dünyanın ilham kaynağı olabilir… Dünyada milyarlarca insan için barış ve güvenlik teminatı oluşturabilir…”
***
Türkiye’nin dünyaya ilham vermesi, yüzyılımız işin demokratik barışın teminatını oluşturması, durduk yerde kendiliğinden olacak bir iş değildir. Atatürkçe düşünmeyi, laik ve demokratik bir cumhuriyet olarak yeniden ön almayı gerektirir.
Bunun için yarıda bıraktırılmış, yolundan saptırılmış Kemalist Devrimin yeniden başlatması ve bütün sonuçlarıyla tamamlaması kaçınılmazdır.
Türkiye, halkının çoğunluğu Müslüman olan başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir potansiyele sahiptir.
Ekonomik gelişmişliği ve askeri gücünün ötesinde, kadını ve erkeğiyle insanını özgürleştirmiştir. Kemalist Devrim, insanı kul eden cemaatler ile etnik tabanlı toplumsal yapıyı yıkmış, İslam dünyasında demokrasi yolundaki ilk adımı atmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bu demokrasi projesi, laiklik ilkesinin temelinde yürütülmüştür.
Türkiye bu potansiyeliyle bütün ikna gücünü İslam dünyasında daha fazla demokrasiye ve demokrasinin özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde vazgeçilmez koşulu olan laik yönetim tarzlarının teşvikine ayırabilmelidir.
Atatürk’ün Cumhuriyet modeli, günümüzde İslam dünyasını kan gölüne çeviren etnik ve dini cemaat temelli çatışmaları önleyebilecek, çatışmayı barış içinde bir çağdaş uygarlık yarışına dönüştürebilecek dünyadaki en etkin projedir.
İslam dünyasına gerçekten demokrasi ihracı için, Amerikan savaş gücüne endeksli çatışmacı Yeni Dünya Düzeninin yerini, hem yurtta hem de dünyada barış içerikli Kemalist Türk Devrimi’nin alması aklın gereğidir.
Bir an için koltuklarınızda kendinizi iyice rahatlayın. Dilerseniz gözlerinizi de kapatın… İslam dünyasında gerçek bir demokrasi örneği olarak ağırlığını hissettirecek bir Türkiye’yi düşünün…
Göreceksiniz…
1789 Fransız Devrimi, halkları Hıristiyan olan Batı dünyasının demokratikleşme sürecindeki anlamı, önemi ve etkisini her ne olduysa, 1923 Türk Devrimi’nin İslam coğrafyasının demokrasiyle buluşmasındaki etkisi de aynı doğrultuda olmayacaktır.
Türkiye, İslami duyarlılıkların radikallikten uzaklaşmasını sağlayacak bir cazibe merkezi olarak öne çıkacaktır. Bölgesindeki çöl diktatörlüklerinin demokrasi vahalarına dönüşmesine örnek oluşturacaktır.
***
Kemalist Türk Devrimi’nin, deyim yerindeyse yeniden keşfini bekleyen bir özelliği daha var.
Can çekişen, varlığını popülist sağ liderlerin otoriterleşen yönetimleriyle sürdürmeye çalışan neoliberal küresel kapitalist düzenin demokratik alternatifini oluşturabilir.
Türkiye’de 1930-1940 yılları arasında uygulanan “karma ekonomi” modeli… Çoktan unuttuk, bize özellikle de unutturuldu.
Oysa, temelleri ve esasları, neoliberal politikaların yarattığı ve pandemi koşullarında iyice hissedilir hale gelen sorunların aşılmasının anahtarlarını bünyesinde barındırıyor.
Ana omurgası “planlama” olan bu model, “devlet güdümlü kalkınma stratejisi” adıyla özellikle İngiltere’de akademik çalışmalara konu oluyor.
İlhamı Atatürk olan devlet güdümlü kalkınma stratejisi, başta küreselleşmenin ekonomi-politik ayağını oluşturan neoliberal politikaların kıskacındaki mazlum uluslar olmak üzere, günümüz dünyasının hizmetine, aynen Fransız Akademisyen Gerard Tanges’ın dediği gibi, deneyle sınanmış felsefi bir ekonomik model olarak sunulmaya hazırlanıyor.
***
Dünya kapitalist sistemi, Kemalimin kendisi için tehlikeli bir alternatif olduğunu yıllar öncü görmüş ve önünü kesmeye çalınmıştır.
1990’ı yıllara gidelim…
Sovyet sistemi çökmüş, Sovyetler Birliği de dağılmıştı. Berlin Duvarı yıkılmış, Soğuk Savaş sonlanmış, iki kutuplu dünya düzeni ABD’nin tek kutuplu neoliberal küresel dünya hegemonyasına evirilmişti.
Tam da bu günlerde, ABD’li iki istihbarat görevlisi, CIA’nın Türkiye istasyon şefi Paul Henze ve CIA Milli Haberalma Konseyi (National Intelligence Council) başkan yardımcısı Graham Fuller Türkiye’yi mesken tutmuştu. “Kemalizm öldü, şimdi yeniden Osmanlı zamanı” özeti veren konuşmalar yapıyorlar, kitaplar yazıyorlardı.
Yerli işbirlikçileri olarak da kimi İslamcı kesimleri, kendilerine liberal süsü veren bir grup dönek solcuyu ve etnik ayrılıkçıları örgütlemişlerdi.
Paul Henze, 1983’te İstanbul’da katıldığı bir toplantıda ağzındaki baklayı şöyle özetlemişti:
“Orta gelecekte Osmanlı’nın siyasi haritasını diriltmek neden mümkün olmasın?”
Paul Henze, ABD dış politikasının özellikle Türkiye bağlamında etkili kurumlarından Rand Corporation adına hazırladığı “21. yüzyıla doğru Türkiye” başlıklı raporda, küreselleşen dünyada ulus devletlere yer olmadığını, dolayısıyla Türkiye’de Atatürkçülüğün modasının geçtiğini, laikliğin anlamını yitirdiğin, geleceğin Osmanlı ümmet düzenini çağırdığını öne sürmüştü.
Ona göre, “Türkiye Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemeliydi…” Bunun için, Türkiye Atatürkçü duyarlılıklarından ve geleneksel dış politikasından de vazgeçmeli, bunun yerine Türkçülük anlayışını İslam ile buluşturan Pan-Türkist politikalara dönmeliydi.
Paul Henze’nin 30-40 yıl önceki çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı ümmet önerisi, sayıları 8 milyonu bulan Suriyeli, Iraklı, Afgan, Kuzey ve orta Afrikalı sığınmacılarla adım adım yaşama geçmiş olmuyor mu?
Günümüzün mezhep ekseninde Müslüman Kardeşler odaklı ve MHP destekli dış politikası da, geleneksel dış politikamızın Türkçülük anlayışını İslam ile buluşturan Pan-Türkist politika önerini yansıtmıyor mu?
Graham Fuller de aynen Paul Henze gibi Osmanlı hayalini pompalıyordu. Ancak, bunu yaparken Atatürk konusunda ağızlara bir parmak bal çalmayı ihmal etmiyordu.
“Kemalizm miadını doldurmuştur. Artık piyasacı-küreselleşmeci İslam’ın ana belirleyici olduğu Osmanlı benzeri yeni Türkiye’nin zamanı gelmiştir” diyor ve ekliordu:
“Bu asla, Atatürk’ün büsbütün reddi demek değildir.
Atatürk’ün fikir ve değerlerinin, Türkiye’nin geleceğe ilişkin değerlendirmelerinde her zaman geçerli olmayacağını kabul etmek demektir…”
Nurculuk hareketi içinde Fethullah Gülen Paul Henze ve Graham Fuller’in çalışmalarının baş aktörlerindendi. Özellikle korunuyor ve kollanıyordu.
Kendisine Türkiye’nin ötesinde yurt dışında da “yürü ya kulum” denilmişti. Yılda 2 milyar doları bulduğu tahmin edilen bir finansman desteğiyle, dünyanın dört bir yanda okul açması sağlanmıştı…
***
Atatürk’ten rövanş almak için 1980’li yıllarda başlatılan ABD merkezli bu savaş, halen hem yurt içinde hem de yurt dışında bütün hızıyla sürüyor.
Kemalist Türk Devrimi’ni yozlaştırmayı, Cumhuriyeti ve devriminin gereği olan demokrasiyi daha İslami bir yapıyla değiştirmeyi isteyenler, ulusal bağımsızlığımızı yıpratıp Türkiye’yi uydulaştırmayı amaçlayanlar, azınlık haklarını örtü gibi kullanıp Türkiye’yi bölmeye çalışanlar, hepsi yıllardır Atatürk’e saldırıyorlar.
Bizim de Atatürkçe düşünmemizi engellemeye, baskı altına almaya çalışıyorlar.
Bu saldırılar püskürtülmeli, baskılar kırılmalıdır. Atatürk’ün izinde çağdaşlık yürüyüşümüz bütün engellemelere karşın mutlaka sürdürülmelidir. Bunun için geç kalınmış değildir…
“Çok geç” diye bir zaman yoktur. Eğer doğru bir hikâyeniz, gerçekçi bir hedefiniz varsa, siz de bu uğurda kararlılıkla mücadele etmeye hazırsanız, özetle, Atatürkçe düşünüyorsanız, her zaman doğru zamandır.
Ancak burada da hiçbir şey kendiliğinden harekete geçmeyecektir.
Yurt içinde günümüzün iktidarı, doğrudan ya da yandaşlarıyla birlikte bir sabah bu gerçeğe uyanmayacaktır.
Yurt dışında da ABD, müttefiki Batılı ülkelerle bir arada İslam dünyasının enerji zenginliklerini kontrol hesaplarını rafa kaldırmayacaktır.
Görev Atatürkçe düşünmenin önceliğinde Türkiye’nin aydınlık insanlarına düşmektedir. Ancak, bu konuda yeterince gayret gösterdiğimiz, kararlı davrandığımız söylenemez.
Tamam… Geçmişi, Cumhuriyetin Atatürklü ilk yıllarını nostaljik bir özlemle sahipleniyoruz. Ancak, o günlerden şimdi beğenilmeyen günlere nasıl gelindiği konusunda derinliğine düşünmüyoruz. Her ne kadarsa, bu konuda sorumluluk payımızı kabullenmekten ısrarla kaçınıyoruz.
Bu ruh halinden kurtulmamız gerekiyor. El açıp ikinci bir Atatürk bekleyemeyiz. Hepimiz bir arada payımıza düşen sorumluluğu üstlenebilmeliyiz.
Hep aklımızda olsun. Atatürk bir geçmiş zaman lideri değildir. Bir masal kahramanı hiç değildir. 84 yıl önce, henüz 57 yaşındayken yaşama gözünü kapatmıştır, ama düşünceleri, öngörüleri ve gerçekleştirdikleriyle hala bizimledir. Bir kutup yıldızı gibi yolunu kaybedenlerin takibini beklemektedir.
Bu yolda Atatürk’ün inancı, kararlılığı ve sorumluluğuyla harekete geçtiğimizde, Kemalist Devrimi günümüze taşıdığımızda, Türkiye ekonomisinin itildiği korku tünelinden çıkışı da dış politikadaki kuşatılmışlığın aşılması da kolaylaşacaktır.
Aynı zamanda, etnik ve dini cemaat temelli kimlik politikalarıyla birbirine düşmanlaştırılmasına çalışılan Türk ulusunun birarada yaşama iradesi de yeniden pekişecektir.
Türk ulusu, Atatürk’ün tanımıyla “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkıdır”. Türk halkı değil, Türkiye halkları da değil, Türkiye halkı… Tek tek hangi etnik kökenden, hangi dini inançtan olursa olsun kendi öz kimliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ayırımsız kaynaşmış yurttaşlar birliğini, Türk ulusunu oluşturmaktadır.
Atatürk’ün ulus vurgusu, anne ve babamızdan doğduğumuz kimliklerimizle bu topraklarda ülkemizin, ulusumuzun asli unsurları olarak yaşamaktan mutluluk ve gurur duyacağımız ortamı da tanımlamaktadır.
Değerli dostlar, Kemalist Devrimi günümüze taşıdığımızda, Türkiye ve Türk insanı daha iyiye, daha güzele kavuşacaktır. Atatürkçe düşünmek, eğitimden sağlığa, işsizlikten cari açığa, gelir dağılımı eşitsizliğinden bölgeler arası gelişmişlik farkına kadar pek çok alandaki çarpıklıkların ilacı olacaktır.
Devlet, Atatürk’ün hayalindeki “kimsesizlerin kimsesi” olmak görevi ve ödevini yüklenecek, sadaka zihniyetiyle çürütülen sosyal devleti yeniden inşa edilecektir. “Herkes için fırsat, herkesten sorumluluk, herkesin toplumu” hedefine insanca yöntemlerle ulaşılacaktır.
Yeniden başlatılacak Kemalist Devrim bütün sonuçlarıyla yaşama geçirilmeden, Türkiye’de insanını eşit ve özgür kılacak hiç bir kalıcı adım atılamaz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.