Atatürk’ün İzinde Türkiye

144

KİTAP HAKKINDA KİM NE DEDİ…

Uluç Gürkan’ın kitabı Atatürk’ü en iyi anlatan eserlerden biri olmuş… Kitaptaki “Ecevit’in tasfiye süreci ilginç bir bölüm…

Melik Aşık, @asıkmelih

Uluç Gürkan, binlerce kaynağı yeniden gözden geçirerek, “bir liderin öncülüğünde bir yıkık ülkenin, bir gecede 1000 yıllık adımı” hangi çetin süreçlerden geçerek attığını anlatmanın ötesinde Türkiye’nin “yeni bir çağdaş uygarlık yürüyüşünü başlatma gücünü yine 1000 adımlı atabileceğini” belgelerle yazıyor. Okumanızı öneririm.

Necati Doğru, Sözcü

Siyaset adamı ve gazeteci Uluç Gürkan’ın “ATATÜRK’ÜN İZİNDE TÜRKİYE DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEKTİR” isimli kitabı yeni kuşaklar için tam bir başucu kitabı.

Şahin Mengü, Medya Siyaset

Uluç Gürkan, bu kitabıyla bir yandan geleceğe umutla bakmamızı öte yandan da geçmişi anlamamızı sağlıyor.

Orhan Türeylioğlu, Cumhuriyet

Atatürk… Adını duyan herkesin, hakkında bir fikir sahibi olduğu dünyanın en önemli isimlerinden biri… Bu söylem kalıplaşmış bir cümlenin iticiliğine sahip olsa da, hakikatin gerçekliğine çıkan tüm yollar gibi, Atatürk dediğimizde de tüm cümlelerin sonu bu söyleme bağlanır.

Atatürk kimdir sorusunun cevabını vermek bizim için kolay. Peki, Atatürk’ü anlatmak, anlatırken tanımak ve anlamak gerçekten zor mu? Popülerleşmenin en kolay yolu olarak Atatürk’ün tanınırlık algısından faydalanılarak son dönemde ticari bir düşünce de ortaya çıktı. Atatürk ismi üzerinden bir Pazar oluşturuldu… Atatürk kim, ne yaptı, nasıl yaptı, niçin yaptı gibi soruları cevaplamak çok mu kolay? Peki, tanımadan ve anlamadan Atatürk’ü anlatmak ne kadar mümkün?

Bu kitabın adını Prof. Dr. İskender Öksüz’den ilk duyduğumda özellikle önyargılarımı bir kenara bırakmadan Uluç Gürkan’ın kaleminden, onun sözcükleri ile Atatürk’ü anlatmasına eşlik ederim diye düşündüm. Bence iyi bir okur için bir kitabın dünyasında önyargılarla seyahat etmek son derece zordur. Ama bir o kadar da eğitici ve keyifli bir süreç geçirtir size.

Yazmak bir çeşit sessiz konuşmadır. Aslında yazarken o kadar kalabalıksınız ki sizi dinleyenlerin sayesinde yeni yazılar yazmak istiyorsunuz.

Tarifi imkânsız duygu ve düşünceleri anlatmaya çalışma eylemi olarak da adlandırılabilir yazmak. Uluç Gürkan tam da bu cümleleri doğrularcasına, dünyanın her yerinden kişi ve kurumlarla, Atatürk hakkında karşılıklı sohbet ediyor hissini yaşatabilmeyi başarmış.

Sekiz ana bölüm hâlinde ele alınan konular ve alt başlıkları son derece iyi planlanmış. Yakın dönem askerî ve siyasî tarihimiz, uluslararası ilişkiler ve yakın dönem dünya tarihi ile ilgili metin kurguları oldukça başarılı. Tarihî metinlerin sebep sonuç kıskacına hapsedilen anlatım tekniğinden uzak, konular birbirinden kopmadan, birbirini destekleyip temellendiren bir çizgide. Çoğu okuru sıkan uzun paragraflar yerine kısa cümleler kullanılması son derece yerinde. Kült sayılan yakın dönem siyasî hayatımızı anlatan birçok esere göre dili oldukça sade ve kolay anlaşılır.

Çarpıcı bir hatırat ile başlayan önsöz, Türkiye’nin bugünlerde yaşadığı ağır travmatik günler karşısında, hüzünlü bir gururu hissettirerek karşılıyor sizi. Atatürk’ü; filozof, devrimci, asker, deha, dâhi gibi birçok sıfatla tanımlayanların tamamına cevap olarak Atatürk’e en uygun vasfın tek bir sözcük olduğunu ve bu sözcüğün de “lider” ile tüm vasıfları kapsadığı şeklindeki tespiti çarpıcı bir detay.

Dünya genelinde, tarihî perspektiften günümüze emperyalistlerin Türk Milleti’ne bakışı, Osmanlı’nın son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılları, isyanlar, uluslararası antlaşmalar ve Atatürk’ün lider olarak anlatıldığı ikinci ana bölüm tüm bilgilerimizi tazelemekte.

Üçüncü ana bölümde ele alınan konular neredeyse yüz yıl önce ortak iradeyle aştığımız ve uzlaştığımız tanımların, ne yazık ki bugün yeniden tartışmaya açılması çabası karşısında bir cevap niteliğinde. Türk Milleti tanımının anayasada net bir şekilde tarif edilmesini; etnisiteye dayalı değil, ulus ve siyasal bir bilinç temelinde yapıldığını anlamayanlara bile anlayacakları düzeyde, tane tane anlatmış. Tüm bu tartışmalara değinirken Türk ve Türkiye ismi için Atatürk’ün ne derece hayati bir görev üstlendiğini de Prof. Justin McCarthy’den şu alıntıya yer vererek örneklendirmiş.

“Atatürk sadece ülkeyi kurtarmamıştır. Aynı zamanda ulusun, açık anlatımıyla Anadolu’daki Türk varlığının yok olmasını da engellemiştir. (…) Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu ama Trakya ve Anadolu’da kalmazdı. 100 yılda tüm büyük civar coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovası’ndan sürülmeleri ne kadar sürerdi sanıyorsunuz? (…) Ne Türk ne Türkiye kalırdı. Atatürk sadece Türkiye’yi kurtarmadı aynı zamanda Türk neslini de kurtardı.”

Dördüncü bölüm ise oldukça tartışmalı bir konuyu ele alıyor. Çok partili hayata geçiş denemeleri, isyanlar, ayaklanmalar ve çok sayıda yeniliğin hayata geçirilmesi beraberinde bir tartışmayı getirir.

Atatürk’e diktatör diyenler ve onun diktatör olmadığını ortaya koyanlar. Bu konuya tabusuz yaklaşıp Atatürk’ün neden diktatör olmadığını vaka ve örnekleriyle ortaya koyuyor. 1927 yılında Time dergisinin Atatürk için “diktatör-başkan” diye yazması ve bu söylemini 2013’te yayımladığı yazıya kadar sürdürüp ancak 2013 yılında düzelttiğini anlattığı kısım ise oldukça ilginç. Bu detayı okuyunca Atatürk’ü çok sonra anlayanlar sadece bizde olmuyormuş. Dünya kamuoyunu yönlendirenler bile, yüz yıl geçse de önünde sonunda Atatürk’ü doğru tanımayı ve anlamayı başarıyorlar demekten alıkoyamıyor insan kendini.

9 Temmuz 1932 TBMM oturumunda resmî bir davet kabul edilir. 18 Temmuz 1932 günlü toplantıda da Türkiye, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda oy birliği ile üye kabul edilir. Savaştan çıkmış, eğitim ve sanayi atılımı yapmış, bölge barışına aktif katkı sunan, devrimlerini hızla hayata geçiren Türkiye, dünyanın da ilgisini çeker. Başvurmadığı hâlde Milletler Cemiyeti üyeliğine kabul edilen ilk ve tek devlet Atatürk’ün yönetiminde onun önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir. 9 Temmuz’da TBMM’de kabul edilen resmî davet ise Milletler Cemiyeti’nde Türkiye’nin de olmasının talep edildiği davettir.

20.. yüzyılın ilk ve ikinci yarısına damga vuran iki Türkiye vardır. İlk yarısında Atatürk’ün önderliğinde hızla reformlar gerçekleştiren, çağının onlarca yıl ilerisine göre bireyi temel alan, özgürlükçü, yenilikçi devrimci, emperyalizmle imkânsızlıklar içerisinde imkân yaratarak mücadele eden ve dize getiren bir Türkiye. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh diyerek dünya barışına ve istikrara katkı sunan, Hindistan’dan Afganistan’a İran’dan Mısır’a kadar devletlerin ve milletlerin olumlu manada şekillenmesine gelişmesine katkı sunan bir Türkiye…

İkinci yarısında ise NATO’ya katılım sürecinden PKK’ya kadar adım adım Atatürk’ün hayata geçirdiği reform ve politikalardan uzaklaşmanın, ülkemize ödettiği bedeller ve günümüzdeki ahval… İtiraz edilemeyecek derecede gerçekçi şekilde ele alınmış. Özellikle Türkiye’de koalisyon hükümetleri zamanlarının son dönemleri, Bülent Ecevit öznesinde siyasî hayatımıza bakış, Ecevit’in tasfiye edilme süreci, FETÖ yapılanması, IMF, Kemal Derviş ve 2001 sonrası AKP dönemi Türkiye’si okur hafızasında birçok depreme yol açabilir.

O dönemin içerisinde aktif siyasette bulunan, Türkiye’nin yönetimi sürecinde parlamentoda önemli görevlerde bulunan biri olarak bugüne, âdeta o günleri projeksiyon cihazı gibi kelimelerle tasvir ederek yansıtıyor. Kitabın en sürükleyici ve can alıcı kısmına ise okurun hevesini kaçırmamak adına konu başlığı kıvamında değinmek gerektiği kanaatindeyim.

Bu Kitabı neden okumalıyım? Atatürk hakkında yazılmış kitaplardan bunun farkı ne sorusunu, okuyacaklar için şu şekilde cevaplandırabilirim: Bu anı ya da hatırat kitabı değil, tarih metni hiç değil. Roman ya da siyaset bilimi kategorisine de koyamam. Roman sürükleyiciliğinde, tarih biliminin zihnimizde yarattığı sebep sonuç ilişkisini kurduran, hatıratların imrendirici gücüne nazire yaparcasına, Atatürk’ü dünyanın her köşesinden birer örnekle, yeniden tanımanızı ve anlamanızı sağlayan bir kitap.

Atatürk ne ifade etmeli sorusunu imgelerden, ikonlaştırmadan uzak, onu dünyanın gördüğü, anladığı, anlattığı şekilde elen alan bir eser.

Yazar bizim şekil ve kalıplara indirgediğimiz Atatürk’ü, dünya nasıl görüyor uzun uzun anlatıyor bize. Atatürk, geçtiğimiz yüzyılın başında asker olarak dünya siyasetini etkiledi. Türkiye’yi ve dünyayı askerî olarak etkilediğinden daha fazlasını devlet adamı olarak uyguladığı reformlar ile örnek olarak yaptı. Atatürk’ün fikirleri ve reformlarının yarattığı bu değişimle, emperyalizm hâlâ tüm gücü ile mücâdele etmeye çalışıyor.

Atatürk zamanın kalıplarına sığdırılıp orada bırakılacak bir lider değildir. Neden mi? Nedenlerini Uluç Gürkan kelime kelime, satır satır Atatürk’ün İzinde Türkiye Dünyayı Değiştirecektir diyerek anlatmış.

İtiraz edebilecek olan var mı?

Varsa da yoksa da, haydi, zayıflayan yakın dönem siyasî tarih hafızamızı canlandırıp güçlendirmek için Atatürk’ün İzinde Türkiye Dünyayı Değiştirecektir kitabını okumaya. Kelimelerin gücüne irade gösterebilme yetisine, emeğine, kalemine sağlık Uluç Gürkan…

Gülcan Havva Eraslan, Milli Düşünce Merkezi

 


TEKİN YAYINEVİ TANITIM BÜLTENİNDEN

Samuel Huntington: “Türkiye Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorundadır.”

Graham Fuller: “Atatürk’ün 1924 yılında bizzat bütün Sünni dünyanın en üst dini mercii olan halifeliği kaldırmasıyla birlikte Türkiye, İslam dünyası ile ilişkilerine en önemli darbeyi vurmuş oldu… Halifeliğin kaldırılması aynı zamanda, bizzat İslamın kendisine de bir darbe indirdi…”

CIA Türkiye istasyon şefi Paul Henze: “Orta gelecekte Osmanlı’nın siyasi haritasını diriltmek neden mümkün olmasın?” İkinci Cumhuriyetçi ve İslamcı kimi grupların, Paul Henze ve Graham Fuller’in orkestrasyonunda Atatürk düşmanlığı yapmaları tesadüf müdür?

Atatürk, küresel Yeni Dünya Düzeni’nin önünde engel olarak görülmektedir. Düşünceleri, öngörüleri ve gerçekleştirdikleriyle, başta “enerji zengini” Ortadoğu ülkeleri olmak üzere dünyadaki “gelişme yolundaki orta boy” devletlerin Yeni Dünya Düzeni’ne eklemlenmelerini zora sokacağı değerlendirilmektedir. Atatürk’ün laik ve demokratik Kemalist modeli, karakteri “tam bağımsızlık” olan “ulusal devlet” esaslı bir projedir. Yeni Dünya Düzeni ise ulusal devlet düzeninin son bulmasını öngörmektedir.

Özellikle Ortadoğu’nun “enerji zengini” İslam ülkelerinin üniter yapılarını sürdürmeleri ABD’nin ve genel olarak Batı dünyasının çıkarlarına uygun değildir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.