LAİKLİĞİ KORUMAKulucgurkan.net

Eki 26 2006 Etiketler : Uluç Gürkan, Boş Duvar
LAİKLİĞİ KORUMAK

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve kuvvet komutanlarının “laf olsun” diye konuştukları söylenemez. Komutanların konuşmalarıyla, Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını engellemeye dönük tek hedefli bir nokta atışı yaptıkları da düşünülemez.

Olay bu kadar basit değildir. Komutanların birbirini izleyen konuşmaları, Türkiye’nin bugünü ve yarınını üzerinde hem yurt içinde hem de yurt dışında yapılan pek çok hesabı etkileyecektir.

Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin “vazgeçilmez kuruluş ilkeleri” arasında ilk sıralarda yer alan laikliği yeniden tarif ederek sulandırma arayışları, nereden gelirse gelsin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin engellemesiyle karşılaşacaktır.

Komutanlar, laik düzenin hedef alınması halinde devreye gireceklerini son derece kararlı bir üslupla ortaya koymuşlardır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in TBMM’nin açılışındaki "laikliği korumak için özgürlüklerin sınırlandırılabileceği" vurgusunu da bu bağlamda, anti-demokratik bir dayatma olmaktan çok dostane bir rejim uyarısı olarak algılamak gerekir.

Başbakan Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının “yok” dedikleri irtica tehdidi vardır. Ürkütücü gerçekliğiyle gözümüzün önündedir.

Bu konuda kimse, ne kendisini kandırsın ne de başkalarını kandırmaya çalışsın. Cumhuriyetin temel ilkelerini, öncelikle ve özellikle de laik düzeni hedef alan irtica, Türkiye’de totaliter bir din devletini hedeflemektedir.

* * *

İrtica tehlikesi karşısında, kimsenin susup oturması beklenemez. Askerin de, resmi kanallardan yaptığı ısrarlı uyarılarının karşılık bulmaması nedeniyle kaygılarını kamuoyuyla paylaşması yadırganamaz.

Bu konuda, Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında Georgetown Üniversitesi’nde, "Global Barış ve Adalet İçin Türkiye’nin Vizyonu" konulu konuşması sonrasında katılımcıların sorularını yanıtlarken ortaya koyduğu, “Türkiye’de sivil bir iradenin işbaşında olduğunu, TSK’nın da bu sivil iradeye uyması gerektiği” yaklaşımı, demokrasinin biçimselliği bağlamında doğrudur. Ancak bu yaklaşımın, biçimin ötesinde demokrasinin özü bakımından da doğru ve uygun olması, işbaşındaki sivil iradenin demokrasiyi ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laikliği özümsemiş, içselleştirmiş olmasına bağlıdır.

AKP iktidarı, ne yazık ki bu konuda kimseye güven vermemektedir. Tam aksine, irtica AKP iktidarının uygulamalarıyla sürekli beslenmekte ve güçlenmektedir.

“Cumhuriyet düzeninin yerini daha İslami bir yapıya bırakması vaktinin geldiğini” söyleyen bir kişinin, bürokrasinin en tepe noktası olan Başbakanlık Müsteşarlığı koltuğunda ısrarla oturtulması, bu beslemenin en belirgin göstergesidir.

Demokrasi, kimi tatlı su demokratlarının pazarlamaya çalıştığı gibi ahmaklık değildir. “Ötenazi hakkını” içermez.

Bir tehditle karşılaşıldığında, Anayasa’da tarif edilen demokratik kurumların, demokrasinin laiklik temelinde sonsuza kadar sürdürülmesi için yasalarla kendisine verilen görevi yerine getirmesi demokrasi için yaşamsal bir gerekliliktir.

* * *

Bu noktada, Cumhurbaşkanlığı ve yüksek öğrenim kurumlarıyla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de irtica tehlikesine kararlı bir üslupla dikkat çekmiş olması, “darbe tahrikçiliği” ve benzeri demagojilere konu olmamalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri günümüz koşullarında, demokrasinin, demokratikleşmenin önünde engel olarak görülmemelidir.

Komutanların konuşmaları ortadadır. Bu konuşmalarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının, güvenliğinin ve demokrasiyi işler kılan laik düzeninin yasa görevi olan korunması ve kollaması kararlılığının ötesinde “Benim silahım var; asarım, keserim” anlamında tehditkar bir üslup kullanılmamıştır.

Tam aksine, geniş halk kitlelerine demokrasiye sahip çıkmaları çağrısı özenle vurgulanmıştır.

Şimdi görev, sivil topluma düşmektedir. Demokrasi çağrısının gereği mi yapılacaktır, yoksa iyi niyetten yoksun darbe tartışmalarıyla bu görev savsaklanacak mıdır?

Unutmamak gerekir ki, sivil toplumun payına düşen sorumluluğu üstlenmesi, Türkiye'nin laik ve demokratik düzeninin sahiplenilmesinin yanında, Washington ve Brüksel’de tartışılan "ılımlı İslam" ve "etnik ve dini cemaat temelinde federatifleşme" türü senaryoların da çöp sepetine atılması anlamına gelecektir.