23 Nisan Ruhuulucgurkan.net

Nis 22 2006 Etiketler : Uluç Gürkan, Star
23 Nisan Ruhu

Türkiye’de, AB üyesi ülkelerde daha önce hiç yaşanmamış bir egemenlik tartışması yapılıyor. Yurt içindeki ve yurt dışındaki kimi etkin çevreler, AB’nin başka hiç bir ülke için öngörmediği bir egemenlik devri için sürekli ortalığı bulandırıyor. Oysa, ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramlar, günümüz dünyasında da, hiç bir koşulda pazarlık konusu yapılmıyor. AB süreci içinde de Türkiye’deki biçimiyle tartışmaya açılmıyor.



23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim.. Türkiye’nin kurtuluşunu ve yeniden kuruluşunu simgeleyen bu bayramlarımızı nasıl kutluyoruz? Geleceğe dönük bir umut olarak mı? Yoksa geçmişe dönük bir saygı anlayışıyla mı?

23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençliğe, 30 Ağustos’u orduya, 29 Ekim’i de Türk ulusuna adayan Atatürk, bu ulusal bayramlarımızın yalnız anılarda değil, yeni yetişecek kuşakların bilinçlerinde de yaşamasını amaçlamıştır.

Peki, Atatürk’ün bu amacı gerçekleşmiş midir?

Ne yazık ki, 12 Eylül 1980 darbesinden buyana bu soruya inanç ve güvenle “evet” yanıtı veremiyoruz.

* * *

Türkiye’nin kurtuluşu ve yeniden kuruluşu, tarihte eşi görülmedik bir başarıdır. Bitmiş tükenmiş bir toplum, bu süreçte yeni ve çağdaş bir geleceğe doğmuştur.

Peki, bu nasıl olmuştur? Parçalanıp işgal edilmiş bir ülke, orduları dağıtılmış, harap ve bitik bir ulus, dünyanın en güçlü devletlerini ve ordularını nasıl dize getirebilmiştir? Ülke bütünlüğünü sağlayarak bağımsızlığını nasıl pekiştirebilmiştir?

Hepsinin ötesinde, emperyalizm çağını sona erdirerek, dünyanın tüm ezilen uluslarına ve sömürgelerine bağımsızlık yolunu nasıl açabilmiştir?

Bu sorular bizi Atatürk’e, Atatürk’ün “ulusal irade” ilkesine olan inancına ve güvenine götürmektedir.

* * *

“Ulusal irade” ilkesi, Türkiye’nin siyasal varlığının çıkış noktası, açık deyişiyle yaşam kaynağı olmuştur.

Sivas ve Erzurum Kongreleri’nin ardından, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin temelinde bu ilke vardır. Meclisin açılışıyla birlikte, ülkemizdeki siyasal egemenlik anlayışı köklü ve kalıcı bir biçimde değiştirilmiştir.

Egemenlik, gökyüzündeki “doğa üstü” güçlerden alınıp yeryüzüne indirilmiş ve “ulusa” devredilmiştir. Böylece Osmanlı cemaat düzeninin “kulları”, “yurttaş” kimliğini kazanıp “özgür birey” olabilmiştir.

Bu olay aynı zamanda, en basit biçimiyle laikliğin, dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşmesinin de başlangıcıdır.

Türkiye’de daha sonra gerçekleşen bütün demokratik oluşumların temelinde, yönetenlerin yönetme yetkisini din yerine doğrudan ulustan aldıkları laiklik tercihi vardır.

* * *

Türkiye’nin kurtuluşu ve kuruluşuyla ilgili bu mucizeyi neredeyse unuttuk. Meydanı, dudak büküp burun kıvıranlara bıraktık. Onlar da mucizenin temel ilkesini, “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olması” ilkesini alabildiğine tartışıyorlar. Devletin en tepe noktalarında, ulus devletin sonunun geldiğini savunuyorlar. Dolayısıyla, ulusal egemenliğin paylaşılmasının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar..

Diyorlar ki, Türkiye özellikle AB süreci nedeniyle buna hazır olmalı.. “Yetki devri” açısından, Anayasa'nın "egemenliğin ulusa ait olduğunu" belirleyen 6'ncı maddesi ile "yasama, yürütme, yargı" yetkilerini düzenleyen 7, 8, 9 ve 10'uncu maddeleri değiştirilmeli.. Yüzyılımızın ilişkiler ağında uluslar, egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi iradeleriyle, karar mekanizmalarında yer aldığı uluslararası kuruluşlara devredebilirler.. O kuruluştan ayrılmak mümkün olduğu sürece bu durum, ülkelerin bağımsızlığını da zedelemez..

* * *

Türkiye’de, AB üyesi ülkelerde daha önce hiç yaşanmamış bir egemenlik tartışması yapılıyor. Yurt içindeki ve yurt dışındaki kimi etkin çevreler, AB’nin başka hiç bir ülke için öngörmediği bir egemenlik devri için sürekli ortalığı bulandırıyor.

Oysa, ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramlar, günümüz dünyasında da, hiç bir koşulda pazarlık konusu yapılmıyor. AB süreci içinde de Türkiye’deki biçimiyle tartışmaya açılmıyor.

23 Nisan 1920 ruhunun bu bağlamda bize yüklediği görev, “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olması” ilkesini, yeni yetişen kuşakların bilincinde sonsuza kadar yaşatmaktır.