Ahmet Taner Kışlalıulucgurkan.net

Eyl 6 2012

TÜRKİYE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİR

Ahmet Taner Kışlalı’nın anısına

Uluç Gürkan’ın, 23.10.2001 günü

TBMM’nde yaptığı gündem dışı konuşma

            Ahmet Taner Kışlalı’yı yitireli iki yıl oldu.  Ancak, onu unutmadık. Tam aksine, daha bir yakınlaştık. Geçen zaman, sevgili Kışlalı’nın savunduğu görüşlerin haklılığını kanıtladı.

Güncel bir kanıt, Amerika’ya 11 Eylül’de yapılan terörist saldırıdır. Bu saldırı, Kışlalı’nın yaşamını adadığı Atatürk Cumhuriyeti'nin, 21. yüzyıl için aranan barış projesi olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.

Türkiye, İslam dünyasının tek laik ülkesidir. Çağdaş uygarlık anlayışıyla örtüşen demokratik bir yapıyı bu özelliği sayesinde işletebilmektedir. Üstelik bu özelliğini dinini, inancını koruyarak kazanmıştır. 

Atatürk’ün kurduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti, tohumlanan bir “uygarlıklar çatışmasını” önleyebilecek, çatışmayı barış içinde bir uygarlık yarışına dönüştürebilecek dünyadaki en önemli güçtür. 

            “Uygarlıklar çatışması” tezi yabana atılmamalıdır.. Dünyaya bakınca, “Hıristiyan-Batı” sorunlarını büyük ölçüde çözmüş bir refah toplumu olarak görülüyor. “İslam-Doğu” ise tam aksine, istikrardan yoksundur. Sosyal bütünlüğünü dahi sağlayamamıştır. Fakirlik de yaygındır. Kimi Arap ülkelerinin petrol zenginliği de sunidir, ciddi üretime dayanmaz. 

Türkiye, Ahmet Taner Kışlalı’nın da hayal ettiği gibi, bu dünyayı değiştirebilir.. Bunun için, bütün ikna gücünü İslam dünyasında daha fazla demokrasiye ve bu  demokrasiyle birlikte gelecek laik yönetim tarzlarının teşvikine ayırması gerekir.

Ancak, bu alanda yeterli gayret gösterdiğimizi söyleyemeyiz. Henüz uzun vadeli ve geniş böylesi bir vizyonumuz yok. 

Oysa, “uygarlıklar çatışması” tezinin yalanlanması için Türkiye'nin bu vizyonu mutlaka kazanması gerekiyor. Aksi halde, uygarlıklar çatışmasında kaybedenler arasında sıkışır kalırız.

Bu vizyon, günümüz koşullarında terörizme karşı mücadelede de kararlılık gerektiriyor.

İslam coğrafyasında demokratik ve laik model ülke olarak Türkiye’nin terörizme karşı mücadelede yaşamsal ve belirleyici bir rolü olmalıdır. Bu rol, mücadelenin İslam'a karşı bir haçlı savaşına dönüşmemesi; teröre ve sözde İslam adına terörü meslek edinmiş olanlara karşı mücadele olarak kalması sorumluluğunu içermektedir. 

Türkiye rolünü, terörizmle mücadelenin yalnızca askeri boyutuyla ilgilenerek yerine getirilemez.. 

Bu çok cepheli bir mücadeledir. Siyasal, ekonomik, mali, hukuki ve ideolojik alanlarda zamana yayılarak verilmek durumundadır.

Kökten dinci terörde, dinin siyasileşmesi terörün ana nedenidir. Günümüz dünyasında siyaseti dine dayandırmak, antidemokratik uygulamalara ve şiddete davetiye çıkarmak demektir.. Sadece uluslararası terörü düşünmeyin. Taliban'ın kendi halkına uyguladığı şiddeti, Türkiye’de Hizbullah'ın mezar evlerini de anımsayın. Dinci terör kendini her seviyede göstermektedir. 

Terörle, özellikle de kökten dinci terörle mücadelenin en zor, en uzun sürecek, fakat en etkili olacak kısmı, ideolojik mücadeledir. Dine dayalı yönetimlerin zamanla laik yönetimlere dönüşmesi, uzun dönemde dini terörü sona erdirmenin tek yoludur. 

Batılı dostlarımız teröre karşı mücadelede bu konuda zorlanabilir.. Amerika, ünlü 'yeşil kuşak' projesiyle dinci terörün doğmasında önemli rol oynamıştır. Kısa bir süre öncesine kadar, Türkiye’ye dahi “ılımlı İslam sizin için de iyidir” deyip duruyorlardı. Ancak, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Uğur Mumcu’yu  aşamıyorlardı.

Umarım aymazlıklarının batağından kurtulmuşlardır.

İslâm’la demokrasiyi uzlaştırmış tek ülke olarak 21. yüzyıla barışın damgasını vurmak için Türkiye’nin yerine getirmek zorunda olduğu bir başka koşul da, iç sorunlarını çözmesi ve refah içinde yaşayan bir demokrasi örneği olarak ortaya çıkmasıdır.

Türkiye’nin düze çıkması,  sadece kendisini kurtarmanın değil,  aynı zamanda kökten dinci teröre karşı mücadeleyi kazanmanın ve bir uygarlıklar çatışması cehenneminden insanlığı korumanın da koşulu haline gelmiştir.. Çünkü bugünkü halimizle kökten dinciliğe saplanmış toplumları cezbedemeyiz. Ekonomik zorluklarını aşamamış ve Müslüman bir ülke olarak   -ya da olduğu için- Avrupa Birliği’ne alınmamış bir Türkiye, tarihi sorumluluğunu yerine getiremez.

Böyle bir durumda Türkiye kaybeder ama Batı daha fazlasını kaybeder.

Peki, Ankara’da bizim görevimiz oturduğumuz yerde Batılı hükümetlerin bu gerçeği kavramasını beklemek midir? Yoksa, İslam dünyasının yanı sıra Batı toplumlarını ve hükümetlerini hedef alan büyük bir diplomatik harekâta geçmek midir?

21. yüzyıl için aranan barış, Türkiye'nin geleceğini, bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak biçimlenecektir. 

Eğer Türkiye laik ve demokratik bir ülkesi olarak çağdaş uygarlığın tam parçası olabilirse barışa barış içinde ulaşılacaktır. Türkiye, iç sorunlarının üstesinden gelebilir ve İslam dünyasında demokrasi örneği olarak ağırlığını gösterebilirse, İslami duyarlılıkların radikallikten uzaklaşmasını sağlayan bir cazibe merkezi görevi yapabilir. Müslüman dünyası üzerinde büyük etkisiyle dünyayı değiştirebilir.

          Atatürk’ün yüce Meclisini, barış için dünyayı değiştirmeye çağırıyorum..